Zeki Baştürk yazdı; NEREDEN NEREYE?

Zeki Baştürk yazdı; NEREDEN NEREYE?

Köşe yazarımız Zeki Baştürk makalesinde;

Olumluluk içeren bir sorudur. Gelişmeyi, kalkınmayı, refahı, mutluluğu anlatmak için kullanılır. Bir kıvanma, bir böbürlenme sözüdür. Son zamanlarda iktidarın, dilinden düşürmediği bir soru tümcesidir. Mitinglerde halka övünerek anlatırlar nereden nereye geldiğimizi.

Bizden önce “Yol yoktu, elektrik yoktu, buzdolabı yoktu, televizyon yoktu, uçak yoktu, havaalanı yoktu, üniversite yoktu. Hatta yemek yemek için tabak, çatal, bıçak bile yoktu!” diyorlar sürekli. Onlardan önce ilkel varlıklardık. Üzerimizde giysi bile yoktu. İncir yaprakları ile örterdik edep yerlerimizi. Elmadan başka yiyeceğimiz yoktu.

Öylesine yoksul, öylesine ilkeldik. Ele güne muhtaçtık. Karanlıkta yaşardık. Birbirimizle iletişim kuramazdık. Nasıl da umarsız, nasıl da yetersizdik. Nasıl da utanmadan, sıkılmadan söylenir bunlar?

Nereden nereye? Bu soru tümcesi beni çocukluğuma götürdü. O günleri animsatti bana. Bahçelerimiz türlü çeşitli meyvelerle doluydu. Yol boylarınca uzanırdı meyve ağaçları. Üzüm bağlarımız vardı. Karpuz kavun tarlaları göz alabildiğince uzanırdı.

Tütün dikmek ya da tütün kırmak, ekin biçmek, bağ bellemek için tarlalara giderken dallarından sarkan her meyveden birer tane ağzımıza atardık. Gözümüz doyardı önce. Sonra karnımız. Kimse zarar vermezdi onlara. Çünkü kurdun kuşun hakkiydi onlar.

Tütün tarlalarının yanında kavun karpuz tarlaları vardı. Koparırdık bir karpuzu dalından. Dizimize vurarak kirardik. Olgunsa salt içini (göbeğini) yer, kalanını atardık. En çok tatlı yeri orasıydı çünkü. Üstelik çekirdeksizdi. Hasat mevsiminde arabalar( kağnı) dolusu kavun karpuz getirirdik eve. Raflara dizerdik. Kış boyunca yerdik onları.

Evet! Nereden nereye geldik. Ham karpuzların yüzüne bile bakmazken şimdi dilimle alamaz duruma düştük.

Hiç unutulur mu bağ bozumları? Ağustos üzümleri, misketler,
razakiler, pembe çavuşlar, sepet sepet taşınırdı evlere. Her birinin tadı ayrı. Her birinin rengi de. Bakmaya doyamazdınız onlara. Türküler, maniler eşliğinde kesilen salkımlar özenle yerleştirilirdi sepetlere. Tümü de kesilmezdi hani. Dağlarda, kırlarda yaşayan canlılar için bırakılirdi kalanlar.

Toplanan salkımların bir kısmı tavanlara asılırdı. Kışın yenmek üzere. Bir kısmı ile de pekmez yapılırdı. Kendi yetiştirdiğin ürünün tadı da bir başka oluyor hani.

Nereden nereye geldik? Üzüm bağlarını yok ettiniz. Bir salkım üzüme , bir kuru soğana muhtaç ettiniz bizi.

İlkokulda övünerek, kıvanarak anlatırdı öğretmenlerimiz. ” Kendi kendimize yeten yedi ülkeden biriydik. ” Nasıl da gurur duyardık kendimizle, ülkemizle, yöneticilerimizle.

Konya , buğday ambarıydı. Ege bölgesi üzüm , incir; Akdeniz Bölgesi narenciye,; Karadeniz Bölgesi çay, fındık, tütün üretimiyle ünlüydü. Dünyayı biz doyururduk. Kimseye el açmazdık. Yeterdik kendimize. Bağımsızdık çünkü.

Nereden nereye geldik? Rusya’dan, Ukrayna’dan buğday dilenir olduk. Meksika’dan nohut, Yunanistan’dan pamuk, Çin’den ipek, Bulgaristan ‘dan saman alır duruma geldik. Başkalarının insafına kaldık. Başkalarına avuç açar duruma geldik.

Pazardaki dilim karpuzlar, neler çağrıştırdı bana. Çocukluğuma götürdü beni. Nereden nereye geldiğimizi düşündürdü bana. Hem de kara kara düşündüm. Acı acı gülümsedim.

Bizleri yönetenler! Mutlu musunuz şimdi? Eserinizle gurur duyabilirsiniz Ülkemizi nereden nereye getirdiniz. Çuvallarla aldığımız soğan, kilolarla aldığımız meyveler tarih oldu. Bir kuru soğana, bir dilim karpuza, bir tane muza mahkum ettiniz bizi.

Sizden istemiyoruz bir şey! Çocukluğumuzu geri verin bize.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?