YÜKSELEN DEĞERLER

YÜKSELEN DEĞERLER

Her sabah okul bahçeleri çocuk sesleriyle çınlardı. Oradan oraya koşuşturan çocukların coşkusu, devinimi görülmeye değerdi. Gelen komutla ivecen adımlarla sıraya geçerlerdi. Yüksekçe bir yere çıkan ya da kürsüye gelen öğrencinin “Türküm” demesiyle ortalık çınlardı. Ardından tüm çocuklar, ” doğruyum , çalışkanım ” diyerek inletirlerdi yeri, göğü. Ne büyük onur , ne büyük mutluluktur doğru olmak, çalışkan olmak.
İlkeli olmak, İlkeli duruş sergilemek en güzel erdemdir insan için, insanlık için. Sıra ilkeyi haykırmaya gelmiştir. Hep bir ağızdan haykırırlar.
“İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, ulusumu özümden çok sevmektir.”
Küçüklerin elinden tutmak, büyüklerin koluna girmek, onları koruyup kollamak ,insan olmanın olmazsa olmaz koşuludur. Hele bu günlerde ne çok gereksinimiz var bu ilkeye. Çünkü şu salgın günlerinde çocuklarla büyüklerin evlere hapsedildi. Özgürlükleri kısıtlandı. Salgının nedeni olarak gösterildi. Suçlu gösterildiler.
“Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.”
Her insanın, her toplumun, her ulusun bir ülküsü olmalıdır. Ulu Önderimiz Atatürk’ün çağdaş uygarlığa ulaşma ülküsü gibi. Çocuklarımız , en yüksek perdeden haykırıyorlar ülkülerini. Yükselmeyi, ileriyi gitmeyi yürekten istiyorlar. Gönülden ve içtenlikle. Yalansız ve dolansız. Yükselmek için çalışmanın ve doğruluğun gerekli olduğu bilinciyle. Biat ederek, sadakat göstererek değil. Bilgiyle, bilinçle.
“Ey Büyük Atatürk!” dediklerinde yürekleri ağızlarına gelircesine, ciğerleri yerlerinden sökülürcesine çınlatıyorlar ortalığı. İşte Atatürk sevgisi bu. Atatürk’e yürekten bağlılık bu. Baskı yok, zorlama yok. İçlerinden geldiği gibi.
“Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.” Atatürk aydınlığında çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak isteği ve çabası. Çocuk saflığı içinde tertemiz bir haykırış. Kendisi için değil ulusu için, ülkesi için istekler bunlar. Bireysel değil toplumsal istekler. Beklentisiz, çıkarsız.
Çocuklarımız , gençlerimiz böylesine güzel erdemlerle, güzel değerlerle yetişirdi. Ne güzel erdemlerdi doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık…Ne güzel değerlerdi saygı, sevgi, hoşgörü …Hele hele yurtseverlik, işini en iyi biçimde yapmak, sorumluluk sahibi olmak erdemlerin en güzeli, değerlerin en yücesiydi.
Bir ulusun, sahip olduğu sosyal, kültürel, ekonomik ve bilimsel alanlardaki ögelerin bütünüdür bu değerler. Bir ulusun yüceliğinin göstergesidir bu değerler. Bu değerleri taşımak da erdemli olmanın temel koşuludur.
Kimileri rahatsız oldu bu değerlerden. İstemediler çocuklarımızın bu değerleri seslendirmesinden. İstemediler bu değerlere sahip olmalarını. Yasakladılar Andımız’ı. Kaldırdılar törenlerden, çıkardılar kitaplardan. Ne gerek vardı dürüst ve çalışkan olmaya. Ne gerek vardı ülkesini, yurdunu her şeyden çok sevmeye.
Bu güzel erdemlerin yerini sahtecilik aldı, yalancılık aldı, yalakalık ve yandaşlık aldı. Değerlerin yerini aşağılama, karalama aldı. Hani fallara bakarken “yükselen burç” diye bir kavram girdi yaşantımıza. Şimdilerde de yükselen değerler gündemimizde.
Bir güreşçimiz, başarılarıyla değil sahte diplomasıyla gündemde. Dört üniversite bitiren , dört dil bilen gençlerimiz işsiz. Ya da umutlarını yurtdışına gitmeye bağlamışlar. Ama diploması sahte olduğu mahkemece kanıtlanmış bu kişi dört yerden maaş alıyor. Sahte diploma TBMM gündemine geldiğinde ” Gurur duyuyoruz” diyerek sahteciliği savunanlar oldu. Utanması, yüzü kızarması gerekenler için övünç kaynağı oldu.
Okullarımızda bizlere gurur duyacağımız bilgiler öğretilmişti: “Dünyada kendi kendimize yetebilen (7) yedi ülkeden biriyiz.” Ne büyük onurdu bizim için. Tam bağımsızdık. Kimseye avuç açmaz, kimseye boyun eğmezdik. ” Yerli malı yurdun malı” söylemiyle kendi ürünlerimizi kullanırdık. Beykoz ayakkabılarını ayağımıza , Sümerbank ürünlerini üstümüze giyerdik.
Köylümüzün ürettiği gıdalarla beslenirdik. Gerçekten yerli ve milliydik.
“Cumhuriyet döneminde böyle bir şey yaşanmamıştır.” dediler; öğrendiklerimizi bize yalanladılar. Kendi gözlemlerimizi, yaşadıklarımızı gözümüzün içine baka baka yalanladılar bizi. Sonra sürdürdüler konuşmalarını. ” Kendi kendimize yetmemize gerek yok zaten” diyerek bağımsızlık yerine dışa bağımlı olmayı yeğlediler. Dışarıdan, buğday, saman, pamuk, elektrik, büyükbaş hayvan alarak dışa bağımlı hale getirdiler.
“Bu ülkede yoksulluk yok.” dediler. Kepenk kapatan esnafı, borcunu ödeyememeyen köylüyü, evine ekmek götüremeyen emekliyi , görmezden geldiler.
Bize öğretilen değerlerin tümü değişti. Bize öğrenilenlerin yerini günümüzün değerleri aldı. Liyakatın ( yaraşırlık) yerini sadakat ( bağlılık) almış. Yalakalık, yandaşlık, sahtecilik yükselen değer olmuş. Bu özellikleri taşıyanlar, çabucak iş buluyor, işe girer girmez yükseliyor, birden çok yerden maaş alıyor. Spor salonlarına adı veriliyor. Bence heykelleri de dikilmeli.
Şimdi anladınız mı Andımız’ın neden yasaklandığını?

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?