Tek Millet, İki Devlet… Peki Ya Başörtüsü?
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Yıllardır “Tek millet, iki devlet” diyerek aynı kaderin, aynı tarihin ve aynı gönül coğrafyasının parçası olduğumuzu iftiharla söyledik.
Peki bugün Azerbaycan’da, geçmişte ülkemizde olduğu gibi başörtüsü üzerinde yaşanan tartışmalar, baskılar ve yasaklar kardeşlik hukukunda hangi soruları gündeme getiriyor?
Dün “Can Azerbaycan” diyorduk…
Ama bugün canımızı acıttı…
İşte o “ama” var ya…
Mesele orada düğümleniyor.
Çünkü insan düşmanından gördüğüne şaşırmaz. Düşman zaten düşmanlığını yapar. Fakat dost bildiğinden, kardeş dediğinden gelen hayal kırıklığı insanın içine oturur. En derin yaraları düşmanlar değil, gönülde ayrı yere koyduklarımız açar.
Biz Azerbaycan’ı herhangi bir devlet olarak sevmedik. Aynı kökten gelen, aynı tarihin içinden yürüyen, aynı sevinçlerde coşan, aynı acılarda gözyaşı döken bir kardeş olarak gördük.
Karabağ yıllarında gözümüzü Bakü’ye, Bakü’nün gözünü Ankara’ya çevirdiği günleri unutmadık. “Tek millet, iki devlet” sözünü diplomatik bir nezaket cümlesi olarak değil, bir kader ortaklığının ifadesi olarak kabul ettik.
İşte tam da bu yüzden bugün yaşananlar, Azerbaycan’dan bazıları bizim içişlerimiz bizi ilgilendiriyor. Siz bizim içişlerimize karışmayın gibi kardeşlik hukukunda anlam ve değeri olmayan sözler söyleseler de bu konu bizi ilgilendiriyor…
Çünkü mesele herhangi bir ülkenin eğitim yönetmeliği değildir.
Mesele birkaç okulun kıyafet uygulaması da değildir.
Mesele çok daha derindir.
Mesele, Türk ve Müslüman kimliğiyle öne çıkan bir ülkenin kendi inanç değerleriyle kurduğu ilişkinin nasıl şekillendiğidir.
Son günlerde Azerbaycan’dan gelen bazı haberler insanın zihninde soru işaretleri oluşturuyor. Önce bazı uluslararası meselelerde yaşanan sessizlikler dikkat çekti. Ardından laiklik vurgusu ile birlikte baskıcı ve dayatmacı uygulamalar giderek daha belirgin hâle geldi. Son olarak da eğitim kurumlarındaki kıyafet düzenlemeleri üzerinden başörtüsü tartışmaları yeniden gündeme taşındı.
Azerbaycan’da öğrenci kıyafetlerine ilişkin yapılan düzenlemelerde başörtüsü açıkça yasaklanmış görünmese de laiklik ilkesi ve okul üniforması gerekçeleriyle bazı başörtülü öğrencilerin okullara alınmadığı yönündeki haberler ve uygulamalar kamuoyunda geniş tartışmalara yol açmıştır.
İtiraz edilen nokta tam da budur.
Çünkü bir hakkın elinden alınabilmesi için mutlaka “yasaktır” denilmesi gerekmez.
Bazen bir kelime kullanılmadan da yasak oluşturulabilir.
Bazen kapı kapatılmadan da insanların içeri girmesi engellenebilir.
Bazen hukuk metinlerinde görünmeyen hususlar, uygulamada insanların hayatını doğrudan etkileyebilir.
Sorun da burada başlamaktadır.
Daha da düşündürücü olan ise kullanılan gerekçedir:
Laiklik…
Ne zaman Müslüman toplumlarda insanların inançlarına müdahale edilmek istense aynı kavram dolaşıma sokuluyor.
Oysa laiklik, devletin vatandaş karşısında tarafsız olmasıdır; vatandaşın inancını şekillendirmesi değildir.
Laiklik, insanların nasıl inanacağını belirlemek değildir.
Laiklik, insanların inançlarından dolayı baskı görmesini engellemektir.
Eğer bir uygulama insanların inançları nedeniyle eğitim hakkına erişmesini zorlaştırıyorsa, orada laiklikten değil, laikliğin yanlış yorumlanmasından söz etmek gerekir.
Daha da önemlisi şudur:
Bir toplumun geleceğini başörtüsüyle mücadele ederek inşa edemezsiniz.
Başörtüsünü sorun hâline getirerek eğitim sistemini düzeltemezsiniz.
Başörtülü öğrencileri hedef alarak bilim üretemezsiniz.
İnançla kavga ederek çağdaşlık oluşturamazsınız.
Bunu dünyanın birçok ülkesi denedi.
Bazıları onlarca yıl denedi.
Sonuç değişmedi.
Çünkü başörtüsü meselesi hiçbir zaman yalnızca bir kıyafet meselesi olmadı.
Her zaman bir kimlik meselesi oldu.
Her zaman bir aidiyet meselesi oldu.
Her zaman insanın kendi değerleriyle kurduğu bağın sembollerinden biri olarak görüldü.
İşte bu yüzden konu yalnızca Azerbaycan’ın eğitim sistemiyle ilgili değildir.
Bakü’de alınan bir karar Ankara’da konuşulur.
Saraybosna’da hissedilir.
Üsküp’te tartışılır.
Çünkü ortak tarih, ortak hafıza ve ortak aidiyet böyle bir şeydir.
Azerbaycan’ın attığı her adım yalnızca Azerbaycan’ın sınırları içinde yankılanmaz.
Türk ve İslam dünyasının tamamında karşılık bulur.
Bu nedenle bugün söylenen sözler düşmanlığın değil, kardeşlik hukukunun gereğidir.
Çünkü kardeşlik yalnızca alkışlamak değildir.
Kardeşlik, gerektiğinde rahatsız edici soruları da sorabilmektir.
Bugün sorulması gereken soru da tam olarak şudur:
Bir zamanlar Sovyet baskıları altında inancını, kimliğini ve kültürünü korumaya çalışan bir millet, neden şimdi kendi evlatlarının inançlarını tartışma konusu hâline getiriyor?
Biz yine de “Can Azerbaycan” demeye devam edeceğiz.
Çünkü kardeşlik ilk hayal kırıklığında vazgeçmek değildir.
Fakat kardeşlik, yanlışı görüp susmak da değildir.
Bugün başörtüsünü okul kapılarında tartışma konusu hâline getirenler şunu iyi bilmelidir:
Bir milletin başındaki örtüye müdahale etmek, aslında onun hafızasına, kimliğine ve inancına müdahale etmektir.
Dün Sovyetler camileri susturarak, ezanları kısarak, dinî hayatı kamusal alandan uzaklaştırarak yeni bir insan tipi oluşturmaya çalıştı.
Başaramadılar.
Çünkü tanklar şehirleri işgal edebilir; ama vicdanları işgal edemez.
Kanunlar kıyafetleri değiştirebilir; ama inançları değiştiremez.
Yönetmelikler okul kapılarını kapatabilir; ama insanların kalplerindeki kapıları kapatamaz.
Bugün verilen mücadele bir kıyafet mücadelesi değildir.
Bu, bir kimlik mücadelesidir.
Ve tarih bize çok açık bir hakikati öğretmiştir:
Milletinin inancıyla kavga edenler güçlü devlet kuramamışlardır.
Milletinin değerlerine yaslananlar ise kalıcı olmuştur.
Bu yüzden asıl soru şudur:
Azerbaycan geleceğini milletinin inancıyla birlikte mi kuracaktır, yoksa milletinin inancına rağmen mi?
Çünkü bugünün yöneticileri bir karar verebilir.
Bugünün bürokratları bir yönetmelik yazabilir.
Bugünün siyasetçileri bir uygulama başlatabilir.
Ama son sözü her zaman tarih söyler.
Ve tarih, milletlerin ruhunu kırmaya çalışanları değil; o ruhu yaşatanları hatırlar.
Tek millet, iki devlet sözü yalnızca ortak bir etnik kökenin değil, ortak bir hafızanın, ortak bir vicdanın ve ortak bir medeniyet tasavvurunun ifadesidir. Eğer o ortak vicdan yara alırsa, geriye sloganlar kalır; kardeşlik ruhu değil.
Devletler güçleriyle ayakta kalabilirler. Fakat milletler yalnızca değerleriyle yaşarlar. Değerleriyle kavga edenler geçici zaferler kazanabilir; fakat tarih sahnesinde kalıcı olamazlar.
Bu nedenle mesele başörtüsü değildir. Mesele, bir milletin kendi kökleriyle kurduğu ilişkinin mahiyetidir. Ve tarih göstermiştir ki kökleriyle kavga edenler büyüyemez; köklerinden güç alanlar ise fırtınalara rağmen ayakta kalmayı başarırlar.
Bugün Bakü’nün önünde duran asıl soru da budur.
Başörtüsünü değil, kendi geleceğini tartışmaktadır.
