Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr Dilek Baran makalesinde;
Özgürlüğünü Kaybeden İnsan mı, Yoksa Kendi Gerçeğini Susturan İnsan mı?
Bazen bir insanın yazdığı birkaç cümle, insanın zihninde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açar.
Bir yazı okursunuz.
Cümleler tanıdıktır. Kelimeler güzeldir. Duygular yerli yerindedir.
Ama içinizde bir şey kıpırdar.
“Acaba?”
Sonra başka bir soru gelir:
“Bana da böyle mi davranıyordu?”
Ardından daha ağır olanı:
“Bana söylediği şeylerin hangisi gerçekti?”
Ve insan bir noktadan sonra artık karşısındaki kişiyi değil, onun zihnini sorgulamaya başlar.
Benim için de böyle oldu.
Bir arkadaşımın “insanın kendisine söylediği yalanlarla yaşlandığı” düşüncesi üzerine kaleme aldığı yazıyı okurken, önce yazının kendisini düşündüm. Sonra insanın kendisine söylediği yalanları.
Sonra arkadaşımı.
Ve nihayet kendimi.
Çünkü insan bazen karşısındaki kişinin yalan söyleyip söylemediğini merak ederken, aslında çok daha rahatsız edici bir soruyla karşılaşır:
Ya insan kendi yalanına gerçekten inanıyorsa?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü başkasına yalan söylemek ile kendini kandırmak aynı şey değildir.
Başkasını kandıran insan, çoğu zaman gerçeği bilir.
Kendini kandıran insan ise gerçeği bilmek istemeyebilir.
Daha da önemlisi, zamanla kendi kurduğu hikâyeye inanabilir.
Ve belki insanın en tehlikeli hapishanesi tam olarak budur:
Kapısını başkasının değil, insanın kendisinin kapattığı bir hapishane.
İNSAN NEDEN KENDİ YALANINA İNANMAK İSTER?
Psikoloji ve felsefenin uzun zamandır üzerinde durduğu meselelerden biri öz-aldatmadır.
Robert Trivers, öz-aldatmayı kişinin gerçekliği bilinçli zihnine yanlış biçimde temsil etmesi olarak ele alırken, bunun yalnızca bireysel bir zayıflık olmadığını; insanın sosyal ilişkilerinde kendisini korumasına, hatta başkalarını daha etkili biçimde ikna etmesine hizmet edebileceğini ileri sürer. Von Hippel ve Trivers’ın çalışmaları da kişinin kendisini kandırmasının, başkalarını kandırmasını kolaylaştırabilecek bilişsel bir işlev taşıyabileceğini savunur.
Burada çok önemli bir ayrım vardır:
İnsan her zaman gerçeği inkâr ettiği için kendisini kandırmaz.
Bazen gerçek, taşıyamayacağı kadar ağır olduğu için onu yeniden yorumlar.
“Ben mutluyum.”
Belki değildir.
“Artık umurumda değil.”
Belki hâlâ çok önemsemektedir.
“Alıştım.”
Belki alışmamıştır; sadece acıyla yaşamayı öğrenmiştir.
“Böyle olması gerekiyordu.”
Belki de aslında değiştirmek istediği bir hayatın içinde kalmıştır.
“Ben böyleyim.”
Belki de yıllarca kendisine söylenen bir cümleyi kendi kimliği zannetmiştir.
İnsan bazen gerçeği değiştiremez.
Ama gerçekle arasındaki ilişkiyi değiştirebilir.
Ve bu, kısa vadede rahatlatıcıdır.
Çünkü hakikat özgürleştirici olduğu kadar acı verici de olabilir.
MUTLULUK MU, YOKSA GERÇEĞE UYARLANMA MI?
İşte burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor:
Bir insan kendisini kandırarak mutlu olabilir mi?
Evet, olabilir.
Ama burada “mutluluk” kelimesini dikkatli kullanmak gerekir.
Çünkü insanın huzur bulması ile gerçekle barışması aynı şey değildir.
Bazen insan gerçeği kabul ettiği için huzurludur.
Bazen de gerçeği görmemek için kendisine bir hikâye anlatır ve o hikâyenin içinde huzur bulur.
Aradaki fark dışarıdan bakıldığında kolay anlaşılmayabilir.
Çünkü her iki insan da “Ben iyiyim.” diyebilir.
Fakat birinin “iyiliği” gerçekle kurduğu barıştan, diğerinin “iyiliği” ise gerçekle arasına ördüğü duvardan kaynaklanıyor olabilir.
Bu nedenle kendini kandırmanın en tehlikeli tarafı, her zaman acı üretmemesidir.
Bazen tam tersine rahatlık üretir.
İşte insanı orada yakalar.
Çünkü rahatsız eden bir yalanı terk etmek kolaydır.
Ama insanı rahatlatan bir yalanı terk etmek çok daha zordur.
GOFFMAN’IN SAHNESİNDEN İÇ DÜNYAMIZA
Sosyolog Erving Goffman, gündelik hayatı bir tiyatro sahnesine benzeterek insanların sosyal ilişkiler içinde kendilerini başkalarına nasıl sunduklarını ve başkalarının kendileri hakkında oluşturduğu izlenimleri nasıl yönettiklerini inceler.
Hepimizin bir sahnesi vardır.
Ailede başka bir “ben” olabiliriz.
İş yerinde başka.
Arkadaşlarımızın yanında başka.
Toplumun önünde başka.
Sosyal medyada ise bambaşka.
Bunların hepsi tek başına yalan değildir.
Çünkü insanın farklı sosyal rollere sahip olması doğaldır.
Asıl tehlike başka yerde başlar:
Sahne için oluşturduğumuz karakter, zamanla sahne arkasındaki gerçek insanın yerini aldığında.
İşte o zaman insan yalnızca başkalarına rol yapmaz.
Kendisine de rol yapmaya başlar.
Bir süre sonra rol ile gerçek arasındaki sınır silinir.
Ve insan aynaya baktığında kendi yüzünü değil, yıllardır oynadığı karakteri görür.
Belki de modern insanın trajedilerinden biri budur:
İnsan başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü yönetmeye çalışırken, sonunda kendisi hakkında ne düşüneceğini de başkalarının beklentilerine bırakabilir.
YALANIN EN BÜYÜK BAŞARISI: GERÇEK GİBİ HİSSETTİRMEK
Bir yalanın gücü, yalnızca doğru olduğuna başkalarını inandırmasından gelmez.
Bazen asıl güç, onu söyleyen kişinin de ona inanmaya başlamasıdır.
Çünkü insanın zihni, kendi bütünlüğünü korumaya çalışır.
Bir insan yıllarca verdiği bir kararın yanlış olduğunu kabul etmekte zorlanabilir.
Çünkü yanlış olduğunu kabul etmek yalnızca bugünü değil, geçmişte verdiği kararları da sorgulatacaktır.
Bir ilişkiyi neden sürdürdüğünü,
neden sustuğunu,
neden affettiğini,
neden gitmediğini,
neden korktuğunu,
neden boyun eğdiğini,
neden kendisini savunmadığını…
tek tek düşünmek zorunda kalacaktır.
Bu yüzden bazen insan:
“Ben zaten böyle istedim.”
der.
Bu cümle son derece masum görünebilir.
Ama bazen bir özgürlük ifadesi değil, geçmişteki çaresizliği meşrulaştırma biçimidir.
Çünkü “Ben seçtim” demek, “Ben seçemedim” demekten daha kolaydır.
İŞTE TAHAKKÜM BURADA BAŞLIYOR
Tahakküm dediğimiz şeyi yalnızca dışarıdan gelen baskı olarak düşünürsek, insanın en büyük hapishanelerinden birini gözden kaçırırız.
Çünkü tahakküm yalnızca bir başkasının bize “Bunu yapacaksın.” demesi değildir.
Bazen insanın kendi içinde kurduğu “Bunu yapamam.” cümlesidir.
Bazen:
“Ben değişemem.”
“Artık çok geç.”
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
“Benim kaderim bu.”
“İnsanlar ne der?”
“Buna katlanmak zorundayım.”
“Başka çarem yok.”
cümleleri, görünmez bir iktidarın duvarlarına dönüşür.
Étienne de La Boétie’nin gönüllü kulluk üzerine düşüncesi tam burada yeniden anlam kazanır. La Boétie’nin temel sorusu şudur:
İnsanlar neden kendilerine hükmeden bir güce itaat eder?
Daha da önemlisi:
Neden özgürlük mümkünken boyun eğmeyi sürdürürler?
Çağdaş yorumlarda La Boétie’nin “gönüllü kulluk” düşüncesi, tahakkümün yalnızca zorla değil, insanların itaat ilişkisine katılımıyla da sürdürülebileceği fikri üzerinden ele alınmaktadır. Foucault ile birlikte düşünüldüğünde ise mesele yalnızca dışarıdaki iktidar değildir; insanın kendi davranışlarını, arzularını ve kendilik ilişkisini nasıl yönettiği de iktidar sorununun parçası hâline gelir.
Böyle düşündüğümüzde çok rahatsız edici bir gerçekle karşılaşırız:
Bazen insanın kendisine söylediği yalan, tahakkümün en görünmez biçimidir.
Çünkü artık gardiyana ihtiyaç yoktur.
İnsan kendi gardiyanına dönüşmüştür.
ÖZGÜRLÜK NEDİR?
Özgürlüğü yalnızca istediğini yapabilmek olarak tanımlarsak meseleyi eksik bırakırız.
Özgürlük biraz da şudur:
Kendi gerçeğine bakabilme cesareti.
İnsan kendisine şu soruları sorabiliyorsa özgürlüğe yaklaşmaya başlar:
Ben gerçekten bunu istiyor muyum?
Yoksa benden bunu istemem mi beklendi?
Bu hayatı ben mi seçtim?
Yoksa bana sunulan seçeneklerden birini mi kabul ettim?
Bu ilişkide kalmak benim kararım mı?
Yoksa yalnız kalmaktan mı korkuyorum?
Mutlu muyum?
Yoksa mutsuzluğumu normalleştirdiğim için mi rahatım?
Affettim mi?
Yoksa yeniden incinmekten korktuğum için mi unutmuş gibi yapıyorum?
Güçlü müyüm?
Yoksa yardım istemeyecek kadar yaralı mıyım?
İşte özgürlük bazen bir kapıyı açmak değildir.
Önce o kapının var olduğunu fark etmektir.
KENDİNE YALAN SÖYLEMEK HER ZAMAN KORKAKLIK MIDIR?
Hayır.
İnsanın kendini koruma mekanizmalarını yalnızca “zayıflık” olarak değerlendirmek de haksızlık olur.
İnsan bazen hayatta kalmak için kendisini korur.
Travmatik deneyimler, kayıplar, reddedilme, yalnızlık, toplumsal baskılar ve ekonomik ya da sosyal zorunluluklar insanın gerçekle kurduğu ilişkiyi etkileyebilir.
Dolayısıyla kendini kandıran her insanı “yalancı” olarak etiketlemek bilimsel açıdan da insani açıdan da doğru değildir.
Zaten öz-aldatma ile yalan söyleme arasındaki ayrım psikolojik ve felsefi literatürde ayrıca tartışılan bir konudur. Bazı yaklaşımlar, kişinin kendi anlatısına gerçekten inanması durumunda bunun klasik anlamda bilinçli bir yalan söylemeden farklı olduğunu vurgular.
Bu nedenle mesele:
“Arkadaşım bana yalan mı söyledi?”
sorusundan çok daha büyüktür.
Asıl soru şudur:
“İnsan kendi hayatını anlatırken, ne kadarını gerçekten yaşar; ne kadarını kendisini korumak için yeniden yazar?”
KENDİMİZE SORDUĞUMUZ EN ZOR SORU
Belki de insanın hayatındaki en zor soru şudur:
“Ben kendime hangi konuda yalan söylüyorum?”
Çünkü başkasının yalanını yakalamak kolaydır.
Kendi yalanını yakalamak çok daha zordur.
Başkasını sorgularken tarafsız olduğumuzu düşünürüz.
Kendimizi sorgularken ise savunmaya geçeriz.
Çünkü insan kendi zihninin hem hâkimi hem sanığı hem de avukatıdır.
Ve çoğu zaman savunma kazanır.
“Ben elimden geleni yaptım.”
“Başka seçeneğim yoktu.”
“Zaten herkes böyle.”
“Artık değişmez.”
“Ben mutluyum.”
“Ben iyiyim.”
Belki gerçekten öyledir.
Ama belki de bu cümlelerden bazıları, hiç sorgulanmadan tekrarlandığı için gerçeğe dönüşmüş gibi görünmektedir.
PEKİ ÇÖZÜM NE?
Çözüm, insanın kendisine acımasızca saldırması değildir.
Kendini suçlamak da özgürlük değildir.
Çözüm, kendine dürüstlük pratiği geliştirmektir.
Bunun için insan önce kendi hayatında küçük bir “hakikat muhasebesi” yapabilir.
1. “Gerçekten ne hissediyorum?” diye sormalı.
“İyi miyim?” sorusu bazen fazla genel kalır.
Onun yerine:
Kırgın mıyım?
Kızgın mıyım?
Korkuyor muyum?
Özlüyor muyum?
Pişman mıyım?
Yalnız mıyım?
Soruyu somutlaştırmak, zihnin kaçış alanını daraltır.
2. “Ne istiyorum?” ile “Benden ne bekleniyor?” ayrılmalı.
Toplumun beklentisi ile bireyin arzusu aynı şey değildir.
Aile,
arkadaş çevresi,
iş,
statü,
ekonomi,
toplumsal cinsiyet rolleri,
sosyal medya,
başarı kültürü…
insana sürekli “nasıl olması gerektiğini” söyleyebilir.
Özgürlük, bu seslerin arasından kendi sesini ayırt edebilme yeteneğidir.
3. Kendi cümlelerimizi sorgulamalıyız.
Özellikle:
“Ben böyleyim.”
“Başka çarem yok.”
“İnsanlar ne der?”
“Değişemem.”
“Artık çok geç.”
“Böyle olmak zorunda.”
gibi kesinlik taşıyan cümlelere dikkat etmek gerekir.
Çünkü bazen insanın en büyük hapishaneleri duvarlardan değil, kesinliklerden yapılır.
4. Gerçekle yüzleşmenin acısını, yalanın rahatlığıyla karıştırmamalıyız.
Gerçek bazen acıtır.
Ama acı vermesi onun yanlış olduğunu göstermez.
Bir gerçeği kabul etmek ilk anda insanı mutsuz edebilir.
Fakat sahte bir huzurun içinde yaşamak, zamanla insanın kendisiyle bağını zayıflatabilir.
5. Kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Bu düşünce beni özgürleştiriyor mu, yoksa beni olduğum yerde tutuyor mu?”
İşte belki de en önemli soru budur.
Çünkü her düşünce doğru değildir.
Bazı düşünceler bizi korur.
Bazıları bizi sınırlar.
Bazıları ise bizi yıllarca aynı yerde tutar.
ÖZGÜRLÜK BAZEN KENDİ YALANINI BIRAKMAKTIR
İnsan özgürlüğü çoğu zaman dışarıda arıyor.
Devlette,
toplumda,
ailede,
ilişkilerde,
ekonomide,
siyasette…
Bunların hepsi önemlidir.
Fakat tahakkümün en derin biçimi, insanın dışarıdaki baskıyı kendi içinde yeniden üretmeye başlamasıdır.
Bir süre sonra kimsenin “sus” demesine gerek kalmaz.
İnsan kendi kendine susar.
Kimsenin “katlan” demesine gerek kalmaz.
İnsan kendisine “katlanmak zorundasın” der.
Kimsenin “gitme” demesine gerek kalmaz.
İnsan kendi korkusuyla olduğu yerde kalır.
Kimsenin “değişme” demesine gerek kalmaz.
İnsan kendi geçmişini geleceğinin kaderi hâline getirir.
İşte tahakkümün en sofistike biçimi budur:
İktidarın insanın dışından çekilip insanın içine yerleşmesi.
Foucault’nun iktidar ve özne ilişkisine dair çalışmaları açısından bakıldığında, insanın kendisini gözlemlemesi, değerlendirmesi ve kendi üzerinde çalışması da iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.
Dolayısıyla özgürlük yalnızca “bana kimse hükmetmesin” demek değildir.
Bir adım daha ileri gitmektir:
“Ben de kendime hangi hükmü veriyorum?”
BELKİ DE ARKADAŞIM BANA YALAN SÖYLEMİYORDU
Yazının başında kendime sorduğum soruya şimdi yeniden dönüyorum:
“Bana hep yalan mı söylüyordu?”
Belki.
Belki de hayır.
Bunu bir yazıdan bilemem.
Ama artık başka bir şey biliyorum:
Bir insanın söylediği her şeyin doğru olup olmadığını anlamaya çalışırken, yalnızca onun sözlerine değil, kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiye de bakmak gerekir.
Belki arkadaşım bana yalan söylemedi.
Belki o da kendisine anlattığı hikâyeye inanıyordu.
Belki hepimiz zaman zaman bunu yapıyoruz.
Çünkü insan olmak biraz da budur.
Kendimizi korumak için hikâyeler üretiriz.
Fakat mesele, o hikâyenin içinde ne kadar süre yaşayacağımızdır.
Bir gün o hikâyenin bizim hayatımız olmadığını fark edebiliriz.
İşte o gün seçim başlar.
İNSAN KENDİ GARDİYANINA DÖNÜŞTÜĞÜNDE
İnsan bazen başkasının yalanından değil, kendi inandığı yalandan yaşlanır.
Çünkü başkasının yalanını bir gün fark edebilir.
Ama kendi yalanını gerçek zanneden insan, onu yıllarca taşır.
Belki de özgürlük tam burada başlar:
Kendimize söylediğimiz en rahatlatıcı cümleyi bile sorgulayabildiğimiz yerde.
“Ben mutluyum.”
Gerçekten mi?
“Umurumda değil.”
Gerçekten mi?
“Alıştım.”
Gerçekten mi?
“Başka çarem yok.”
Gerçekten mi?
“Ben böyleyim.”
Gerçekten mi?
Belki de insanın kendisine sorabileceği en devrimci soru şudur:İNSANIN EN TEHLİKELİ ZİNDANI KENDİ YALANIDIR
Özgürlüğünü Kaybeden İnsan mı, Yoksa Kendi Gerçeğini Susturan İnsan mı?
Bazen bir insanın yazdığı birkaç cümle, insanın zihninde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açar.
Bir yazı okursunuz.
Cümleler tanıdıktır. Kelimeler güzeldir. Duygular yerli yerindedir.
Ama içinizde bir şey kıpırdar.
“Acaba?”
Sonra başka bir soru gelir:
“Bana da böyle mi davranıyordu?”
Ardından daha ağır olanı:
“Bana söylediği şeylerin hangisi gerçekti?”
Ve insan bir noktadan sonra artık karşısındaki kişiyi değil, onun zihnini sorgulamaya başlar.
Benim için de böyle oldu.
Bir arkadaşımın “insanın kendisine söylediği yalanlarla yaşlandığı” düşüncesi üzerine kaleme aldığı yazıyı okurken, önce yazının kendisini düşündüm. Sonra insanın kendisine söylediği yalanları.
Sonra arkadaşımı.
Ve nihayet kendimi.
Çünkü insan bazen karşısındaki kişinin yalan söyleyip söylemediğini merak ederken, aslında çok daha rahatsız edici bir soruyla karşılaşır:
Ya insan kendi yalanına gerçekten inanıyorsa?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü başkasına yalan söylemek ile kendini kandırmak aynı şey değildir.
Başkasını kandıran insan, çoğu zaman gerçeği bilir.
Kendini kandıran insan ise gerçeği bilmek istemeyebilir.
Daha da önemlisi, zamanla kendi kurduğu hikâyeye inanabilir.
Ve belki insanın en tehlikeli hapishanesi tam olarak budur:
Kapısını başkasının değil, insanın kendisinin kapattığı bir hapishane.
İNSAN NEDEN KENDİ YALANINA İNANMAK İSTER?
Psikoloji ve felsefenin uzun zamandır üzerinde durduğu meselelerden biri öz-aldatmadır.
Robert Trivers, öz-aldatmayı kişinin gerçekliği bilinçli zihnine yanlış biçimde temsil etmesi olarak ele alırken, bunun yalnızca bireysel bir zayıflık olmadığını; insanın sosyal ilişkilerinde kendisini korumasına, hatta başkalarını daha etkili biçimde ikna etmesine hizmet edebileceğini ileri sürer. Von Hippel ve Trivers’ın çalışmaları da kişinin kendisini kandırmasının, başkalarını kandırmasını kolaylaştırabilecek bilişsel bir işlev taşıyabileceğini savunur.
Burada çok önemli bir ayrım vardır:
İnsan her zaman gerçeği inkâr ettiği için kendisini kandırmaz.
Bazen gerçek, taşıyamayacağı kadar ağır olduğu için onu yeniden yorumlar.
“Ben mutluyum.”
Belki değildir.
“Artık umurumda değil.”
Belki hâlâ çok önemsemektedir.
“Alıştım.”
Belki alışmamıştır; sadece acıyla yaşamayı öğrenmiştir.
“Böyle olması gerekiyordu.”
Belki de aslında değiştirmek istediği bir hayatın içinde kalmıştır.
“Ben böyleyim.”
Belki de yıllarca kendisine söylenen bir cümleyi kendi kimliği zannetmiştir.
İnsan bazen gerçeği değiştiremez.
Ama gerçekle arasındaki ilişkiyi değiştirebilir.
Ve bu, kısa vadede rahatlatıcıdır.
Çünkü hakikat özgürleştirici olduğu kadar acı verici de olabilir.
MUTLULUK MU, YOKSA GERÇEĞE UYARLANMA MI?
İşte burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor:
Bir insan kendisini kandırarak mutlu olabilir mi?
Evet, olabilir.
Ama burada “mutluluk” kelimesini dikkatli kullanmak gerekir.
Çünkü insanın huzur bulması ile gerçekle barışması aynı şey değildir.
Bazen insan gerçeği kabul ettiği için huzurludur.
Bazen de gerçeği görmemek için kendisine bir hikâye anlatır ve o hikâyenin içinde huzur bulur.
Aradaki fark dışarıdan bakıldığında kolay anlaşılmayabilir.
Çünkü her iki insan da “Ben iyiyim.” diyebilir.
Fakat birinin “iyiliği” gerçekle kurduğu barıştan, diğerinin “iyiliği” ise gerçekle arasına ördüğü duvardan kaynaklanıyor olabilir.
Bu nedenle kendini kandırmanın en tehlikeli tarafı, her zaman acı üretmemesidir.
Bazen tam tersine rahatlık üretir.
İşte insanı orada yakalar.
Çünkü rahatsız eden bir yalanı terk etmek kolaydır.
Ama insanı rahatlatan bir yalanı terk etmek çok daha zordur.
GOFFMAN’IN SAHNESİNDEN İÇ DÜNYAMIZA
Sosyolog Erving Goffman, gündelik hayatı bir tiyatro sahnesine benzeterek insanların sosyal ilişkiler içinde kendilerini başkalarına nasıl sunduklarını ve başkalarının kendileri hakkında oluşturduğu izlenimleri nasıl yönettiklerini inceler.
Hepimizin bir sahnesi vardır.
Ailede başka bir “ben” olabiliriz.
İş yerinde başka.
Arkadaşlarımızın yanında başka.
Toplumun önünde başka.
Sosyal medyada ise bambaşka.
Bunların hepsi tek başına yalan değildir.
Çünkü insanın farklı sosyal rollere sahip olması doğaldır.
Asıl tehlike başka yerde başlar:
Sahne için oluşturduğumuz karakter, zamanla sahne arkasındaki gerçek insanın yerini aldığında.
İşte o zaman insan yalnızca başkalarına rol yapmaz.
Kendisine de rol yapmaya başlar.
Bir süre sonra rol ile gerçek arasındaki sınır silinir.
Ve insan aynaya baktığında kendi yüzünü değil, yıllardır oynadığı karakteri görür.
Belki de modern insanın trajedilerinden biri budur:
İnsan başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü yönetmeye çalışırken, sonunda kendisi hakkında ne düşüneceğini de başkalarının beklentilerine bırakabilir.
YALANIN EN BÜYÜK BAŞARISI: GERÇEK GİBİ HİSSETTİRMEK
Bir yalanın gücü, yalnızca doğru olduğuna başkalarını inandırmasından gelmez.
Bazen asıl güç, onu söyleyen kişinin de ona inanmaya başlamasıdır.
Çünkü insanın zihni, kendi bütünlüğünü korumaya çalışır.
Bir insan yıllarca verdiği bir kararın yanlış olduğunu kabul etmekte zorlanabilir.
Çünkü yanlış olduğunu kabul etmek yalnızca bugünü değil, geçmişte verdiği kararları da sorgulatacaktır.
Bir ilişkiyi neden sürdürdüğünü,
neden sustuğunu,
neden affettiğini,
neden gitmediğini,
neden korktuğunu,
neden boyun eğdiğini,
neden kendisini savunmadığını…
tek tek düşünmek zorunda kalacaktır.
Bu yüzden bazen insan:
“Ben zaten böyle istedim.”
der.
Bu cümle son derece masum görünebilir.
Ama bazen bir özgürlük ifadesi değil, geçmişteki çaresizliği meşrulaştırma biçimidir.
Çünkü “Ben seçtim” demek, “Ben seçemedim” demekten daha kolaydır.
İŞTE TAHAKKÜM BURADA BAŞLIYOR
Tahakküm dediğimiz şeyi yalnızca dışarıdan gelen baskı olarak düşünürsek, insanın en büyük hapishanelerinden birini gözden kaçırırız.
Çünkü tahakküm yalnızca bir başkasının bize “Bunu yapacaksın.” demesi değildir.
Bazen insanın kendi içinde kurduğu “Bunu yapamam.” cümlesidir.
Bazen:
“Ben değişemem.”
“Artık çok geç.”
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
“Benim kaderim bu.”
“İnsanlar ne der?”
“Buna katlanmak zorundayım.”
“Başka çarem yok.”
cümleleri, görünmez bir iktidarın duvarlarına dönüşür.
Étienne de La Boétie’nin gönüllü kulluk üzerine düşüncesi tam burada yeniden anlam kazanır. La Boétie’nin temel sorusu şudur:
İnsanlar neden kendilerine hükmeden bir güce itaat eder?
Daha da önemlisi:
Neden özgürlük mümkünken boyun eğmeyi sürdürürler?
Çağdaş yorumlarda La Boétie’nin “gönüllü kulluk” düşüncesi, tahakkümün yalnızca zorla değil, insanların itaat ilişkisine katılımıyla da sürdürülebileceği fikri üzerinden ele alınmaktadır. Foucault ile birlikte düşünüldüğünde ise mesele yalnızca dışarıdaki iktidar değildir; insanın kendi davranışlarını, arzularını ve kendilik ilişkisini nasıl yönettiği de iktidar sorununun parçası hâline gelir.
Böyle düşündüğümüzde çok rahatsız edici bir gerçekle karşılaşırız:
Bazen insanın kendisine söylediği yalan, tahakkümün en görünmez biçimidir.
Çünkü artık gardiyana ihtiyaç yoktur.
İnsan kendi gardiyanına dönüşmüştür.
ÖZGÜRLÜK NEDİR?
Özgürlüğü yalnızca istediğini yapabilmek olarak tanımlarsak meseleyi eksik bırakırız.
Özgürlük biraz da şudur:
Kendi gerçeğine bakabilme cesareti.
İnsan kendisine şu soruları sorabiliyorsa özgürlüğe yaklaşmaya başlar:
Ben gerçekten bunu istiyor muyum?
Yoksa benden bunu istemem mi beklendi?
Bu hayatı ben mi seçtim?
Yoksa bana sunulan seçeneklerden birini mi kabul ettim?
Bu ilişkide kalmak benim kararım mı?
Yoksa yalnız kalmaktan mı korkuyorum?
Mutlu muyum?
Yoksa mutsuzluğumu normalleştirdiğim için mi rahatım?
Affettim mi?
Yoksa yeniden incinmekten korktuğum için mi unutmuş gibi yapıyorum?
Güçlü müyüm?
Yoksa yardım istemeyecek kadar yaralı mıyım?
İşte özgürlük bazen bir kapıyı açmak değildir.
Önce o kapının var olduğunu fark etmektir.
KENDİNE YALAN SÖYLEMEK HER ZAMAN KORKAKLIK MIDIR?
Hayır.
İnsanın kendini koruma mekanizmalarını yalnızca “zayıflık” olarak değerlendirmek de haksızlık olur.
İnsan bazen hayatta kalmak için kendisini korur.
Travmatik deneyimler, kayıplar, reddedilme, yalnızlık, toplumsal baskılar ve ekonomik ya da sosyal zorunluluklar insanın gerçekle kurduğu ilişkiyi etkileyebilir.
Dolayısıyla kendini kandıran her insanı “yalancı” olarak etiketlemek bilimsel açıdan da insani açıdan da doğru değildir.
Zaten öz-aldatma ile yalan söyleme arasındaki ayrım psikolojik ve felsefi literatürde ayrıca tartışılan bir konudur. Bazı yaklaşımlar, kişinin kendi anlatısına gerçekten inanması durumunda bunun klasik anlamda bilinçli bir yalan söylemeden farklı olduğunu vurgular.
Bu nedenle mesele:
“Arkadaşım bana yalan mı söyledi?”
sorusundan çok daha büyüktür.
Asıl soru şudur:
“İnsan kendi hayatını anlatırken, ne kadarını gerçekten yaşar; ne kadarını kendisini korumak için yeniden yazar?”
KENDİMİZE SORDUĞUMUZ EN ZOR SORU
Belki de insanın hayatındaki en zor soru şudur:
“Ben kendime hangi konuda yalan söylüyorum?”
Çünkü başkasının yalanını yakalamak kolaydır.
Kendi yalanını yakalamak çok daha zordur.
Başkasını sorgularken tarafsız olduğumuzu düşünürüz.
Kendimizi sorgularken ise savunmaya geçeriz.
Çünkü insan kendi zihninin hem hâkimi hem sanığı hem de avukatıdır.
Ve çoğu zaman savunma kazanır.
“Ben elimden geleni yaptım.”
“Başka seçeneğim yoktu.”
“Zaten herkes böyle.”
“Artık değişmez.”
“Ben mutluyum.”
“Ben iyiyim.”
Belki gerçekten öyledir.
Ama belki de bu cümlelerden bazıları, hiç sorgulanmadan tekrarlandığı için gerçeğe dönüşmüş gibi görünmektedir.
PEKİ ÇÖZÜM NE?
Çözüm, insanın kendisine acımasızca saldırması değildir.
Kendini suçlamak da özgürlük değildir.
Çözüm, kendine dürüstlük pratiği geliştirmektir.
Bunun için insan önce kendi hayatında küçük bir “hakikat muhasebesi” yapabilir.
1. “Gerçekten ne hissediyorum?” diye sormalı.
“İyi miyim?” sorusu bazen fazla genel kalır.
Onun yerine:
Kırgın mıyım?
Kızgın mıyım?
Korkuyor muyum?
Özlüyor muyum?
Pişman mıyım?
Yalnız mıyım?
Soruyu somutlaştırmak, zihnin kaçış alanını daraltır.
2. “Ne istiyorum?” ile “Benden ne bekleniyor?” ayrılmalı.
Toplumun beklentisi ile bireyin arzusu aynı şey değildir.
Aile,
arkadaş çevresi,
iş,
statü,
ekonomi,
toplumsal cinsiyet rolleri,
sosyal medya,
başarı kültürü…
insana sürekli “nasıl olması gerektiğini” söyleyebilir.
Özgürlük, bu seslerin arasından kendi sesini ayırt edebilme yeteneğidir.
3. Kendi cümlelerimizi sorgulamalıyız.
Özellikle:
“Ben böyleyim.”
“Başka çarem yok.”
“İnsanlar ne der?”
“Değişemem.”
“Artık çok geç.”
“Böyle olmak zorunda.”
gibi kesinlik taşıyan cümlelere dikkat etmek gerekir.
Çünkü bazen insanın en büyük hapishaneleri duvarlardan değil, kesinliklerden yapılır.
4. Gerçekle yüzleşmenin acısını, yalanın rahatlığıyla karıştırmamalıyız.
Gerçek bazen acıtır.
Ama acı vermesi onun yanlış olduğunu göstermez.
Bir gerçeği kabul etmek ilk anda insanı mutsuz edebilir.
Fakat sahte bir huzurun içinde yaşamak, zamanla insanın kendisiyle bağını zayıflatabilir.
5. Kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Bu düşünce beni özgürleştiriyor mu, yoksa beni olduğum yerde tutuyor mu?”
İşte belki de en önemli soru budur.
Çünkü her düşünce doğru değildir.
Bazı düşünceler bizi korur.
Bazıları bizi sınırlar.
Bazıları ise bizi yıllarca aynı yerde tutar.
ÖZGÜRLÜK BAZEN KENDİ YALANINI BIRAKMAKTIR
İnsan özgürlüğü çoğu zaman dışarıda arıyor.
Devlette,
toplumda,
ailede,
ilişkilerde,
ekonomide,
siyasette…
Bunların hepsi önemlidir.
Fakat tahakkümün en derin biçimi, insanın dışarıdaki baskıyı kendi içinde yeniden üretmeye başlamasıdır.
Bir süre sonra kimsenin “sus” demesine gerek kalmaz.
İnsan kendi kendine susar.
Kimsenin “katlan” demesine gerek kalmaz.
İnsan kendisine “katlanmak zorundasın” der.
Kimsenin “gitme” demesine gerek kalmaz.
İnsan kendi korkusuyla olduğu yerde kalır.
Kimsenin “değişme” demesine gerek kalmaz.
İnsan kendi geçmişini geleceğinin kaderi hâline getirir.
İşte tahakkümün en sofistike biçimi budur:
İktidarın insanın dışından çekilip insanın içine yerleşmesi.
Foucault’nun iktidar ve özne ilişkisine dair çalışmaları açısından bakıldığında, insanın kendisini gözlemlemesi, değerlendirmesi ve kendi üzerinde çalışması da iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.
Dolayısıyla özgürlük yalnızca “bana kimse hükmetmesin” demek değildir.
Bir adım daha ileri gitmektir:
“Ben de kendime hangi hükmü veriyorum?”
BELKİ DE ARKADAŞIM BANA YALAN SÖYLEMİYORDU
Yazının başında kendime sorduğum soruya şimdi yeniden dönüyorum:
“Bana hep yalan mı söylüyordu?”
Belki.
Belki de hayır.
Bunu bir yazıdan bilemem.
Ama artık başka bir şey biliyorum:
Bir insanın söylediği her şeyin doğru olup olmadığını anlamaya çalışırken, yalnızca onun sözlerine değil, kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiye de bakmak gerekir.
Belki arkadaşım bana yalan söylemedi.
Belki o da kendisine anlattığı hikâyeye inanıyordu.
Belki hepimiz zaman zaman bunu yapıyoruz.
Çünkü insan olmak biraz da budur.
Kendimizi korumak için hikâyeler üretiriz.
Fakat mesele, o hikâyenin içinde ne kadar süre yaşayacağımızdır.
Bir gün o hikâyenin bizim hayatımız olmadığını fark edebiliriz.
İşte o gün seçim başlar.
SON SÖZ: İNSAN KENDİ GARDİYANINA DÖNÜŞTÜĞÜNDE
İnsan bazen başkasının yalanından değil, kendi inandığı yalandan yaşlanır.
Çünkü başkasının yalanını bir gün fark edebilir.
Ama kendi yalanını gerçek zanneden insan, onu yıllarca taşır.
Belki de özgürlük tam burada başlar:
Kendimize söylediğimiz en rahatlatıcı cümleyi bile sorgulayabildiğimiz yerde.
“Ben mutluyum.”
Gerçekten mi?
“Umurumda değil.”
Gerçekten mi?
“Alıştım.”
Gerçekten mi?
“Başka çarem yok.”
Gerçekten mi?
“Ben böyleyim.”
Gerçekten mi?
Belki de insanın kendisine sorabileceği en devrimci soru şudur:
“Ya bana öğretilen hayat, benim seçtiğim hayat değilse?”
Bu soru kolay değildir.
Çünkü cevabı hayatımızı değiştirebilir.
Ama belki özgürlük de zaten kolay olanı seçmek değildir.
Özgürlük, insanın kendi zihninde kurduğu tahakkümü fark etmesi ve gerektiğinde ona karşı çıkabilmesidir.
La Boétie’nin gönüllü kulluk probleminden bugüne uzanan çizgide mesele hâlâ aynıdır: İnsan neden boyun eğer? Fakat belki çağımızda bu soruya yeni bir soru eklememiz gerekiyor:
İnsan neden bazen kendi boyun eğişini özgürlük sanır?
Belki de en büyük özgürlük, kendimize hoş gelen yalanı değil, bizi özgürleştirecek gerçeği seçmektir.
Çünkü insanı yaşlandıran yalnızca geçen yıllar değildir.
Bazen insan, yıllarca savunduğu bir yalanın içinde yaşamaktan yaşlanır.
Ve insanın en tehlikeli zindanı, kapısında kilit olmayan zindandır.
Çünkü oradan çıkmak için anahtar değil,
hakikatle yüzleşme cesareti gerekir.
“Ya bana öğretilen hayat, benim seçtiğim hayat değilse?”
Bu soru kolay değildir.
Çünkü cevabı hayatımızı değiştirebilir.
Ama belki özgürlük de zaten kolay olanı seçmek değildir.
Özgürlük, insanın kendi zihninde kurduğu tahakkümü fark etmesi ve gerektiğinde ona karşı çıkabilmesidir.
La Boétie’nin gönüllü kulluk probleminden bugüne uzanan çizgide mesele hâlâ aynıdır: İnsan neden boyun eğer? Fakat belki çağımızda bu soruya yeni bir soru eklememiz gerekiyor:
İnsan neden bazen kendi boyun eğişini özgürlük sanır?
Belki de en büyük özgürlük, kendimize hoş gelen yalanı değil, bizi özgürleştirecek gerçeği seçmektir.
Çünkü insanı yaşlandıran yalnızca geçen yıllar değildir.
Bazen insan, yıllarca savunduğu bir yalanın içinde yaşamaktan yaşlanır.
Ve insanın en tehlikeli zindanı, kapısında kilit olmayan zindandır.
Çünkü oradan çıkmak için anahtar değil,
hakikatle yüzleşme cesareti gerekir.