Dolar 48,0821
Euro 56,1261
Altın 7.169,21
BİST 14.556,11
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 31 °C
Az Bulutlu

Dindar Olan Dinsiz…

24.08.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;

“Her koyun kendi bacağından asılır…”

“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın…”

“Bal tutan parmağını yalar…”

“Bana ne, sana ne, kime ne, bize ne…”

Toplumsal kayıtsızlığın kültürel meşrulaştırılması… Etliye sütlüye karışmayan, kimsenin tavuğuna kışt demeyen, kendi işine bakıp başkasının derdiyle dertlenmeyen; güya başını derde sokmadan makul ve mantıklı vatandaşlar olmamız için kulağımıza fısıldanan deyişlerden sadece birkaçı bunlar.

Tek tek bakınca masum görünen bu sözler, yan yana dizildiğinde farkında olmadan; hatta bilinçaltımıza bilinçli biçimde yerleştirilen bir hayat tarzını tarif ediyor. Üstelik tarif etmekle de kalmıyor; sessiz kalmayı erdem, geri çekilmeyi tedbir, görmezden gelmeyi ise olgunluk diye pazarlayan görünmez bir öğretiye dönüşüyor.

Listeyi uzatabiliriz. Hatta uzatmakla da kalmayız; bu sözlerin hayatımızda nasıl bir davranış biçimine dönüştüğünü uzun uzun anlatır, ahkâm keser, birilerini suçlar, “Ben demiştim.” diyerek işin içinden çıkarız. Kızdığımızı, bizim meşrebimizden olmayanı hedef tahtasına koyar, sosyal linçin bir parçası oluruz.

Buna da cesaret edemezsek, “İslam düşmanı dış güçler” mottosuna sığınıp çaresizliğimizi süsleriz. Ardından kendimizi pirüpak ilan eder, vicdanımızı temize çeker, olan bitene seyirci kalmanın adına da sağduyu deriz.

Ülkede yaşanan onca şeye bakıp Nasreddin Hoca misali “Sen de haklısın, sen de haklısın…” diyerek meseleyi savuşturabilir, günü kurtarabiliriz. Böylece tarafsızlığımıza da halel gelmemiş olur. Ya da deve kuşu misali başımızı kuma gömer, görmezden, duymazdan geliriz.

Sonrası mı? İşte tam burada şu söz devreye giriyor: Sonrası Allah Kerim…

Maalesef insan nerede, nasıl ve ne zaman dünyaya geleceğini seçemiyor. Rabbimiz bizi bu çağda yaratmış, bu devrin şartlarıyla imtihan edilmeyi takdir etmiş.

“Ben kabul etmiyorum, küstüm oynamıyorum.” deme lüksümüz yok.

Çalışmak bizden, yardım Allah’tan…

Tam da bu noktada, hayatın bize yüklediği imtihanı hatırlamak gerekiyor. İmtihanın sosyal hayata dair soruları çağdan çağa değişiyor. Şartlar değişiyor, sorunlar değişiyor; fakat cevap anahtarı değişmiyor.

Peygamber Efendimiz (SAV), Veda Haccı’nda ümmetine iki büyük emaneti hatırlatır: “Size iki emanet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim.”

Kur’an ve Sünnet…

Fakat modern çağın Müslümanına bunlar yetmemiş olacak ki, kıt aklımız ile yeni yeni ölçüler, yeni yeni otoriteler üretmeye başladık.

Ehl-i Sünnet vel Cemaat anlayışında dört mezhep asırlardır meşru içtihat yolları olarak kabul edilirken, zamanla bunun ötesinde bambaşka bir tablo ortaya çıktı.

Her köşe başında bir grup… Bir cemaat… Bir tarikat… Bir hoca… Bir üstat…

Ne var ki zamanla bu ölçüler yetmedi; yeni otoriteler, yeni aidiyetler ortaya çıktı. Herkes kendi doğrusunu mutlak doğru ilan etti. Kendi halkasının dışındakini eksik, hatalı; hatta zaman zaman hakikatten uzak olmakla suçladı.

Sonuç ortada… Aynı Kur’an’ı Kerimi okuyan, aynı dini kabul eden, aynı Peygamberin sünnetinin uygulayıcısı olduğunu söyleyen insanların birbirine tahammül edemediği bir iklim oluştu.

Kitap ve sünnet denildiğinde burun kıvıran anlayışlar ortaya çıktı. Din, bazen özünden uzaklaşıp aidiyet yarışına dönüştü.

Ve bütün bunların sonunda anlatmakla bitmeyecek kadar tuhaf bir manzara çıktı karşımıza.

Şimdi yazımızın başlığına yani esas konumuza dönelim: Dindar Olan Dinsiz…

Bu başlığı kimseyi “dindar” ya da “dinsiz” diye ayırmak için kullanmadım. Böyle bir hüküm vermeye kimsenin hakkı da yok, haddi de yok.

Ancak ilginçtir ki, modern çağın en çok konuşulan güya bilim insanlarından Albert Einstein, 30 Mart 1954’te Hans Mühsam’a yazdığı mektupta şu ifadeyi kullanıyor: “Ben son derece dindar olan bir inançsızım.”

Bu çelişkilerin bir benzerini, modern çağın en çok konuşulan isimlerinden Einstein dile getiriyor. İnsanoğlu gerçekten de kendine yeni tanımlar üretmekte sınır tanımıyor.

Elin Einstein’ı “dindar olan inançsızım” diyerek kendince bir tarif yaparken, biz de başka bir uçta aynı çelişkileri yaşamıyor muyuz?

Bir yandan dünyanın çeşitli güç odaklarının cemaatler ve dinî yapılar üzerinden etkide bulunduğuna, hatta bu yapıların büyük bölümünün belli merkezler tarafından kurgulandığına dair türlü türlü iddialar ortaya atıldığı halde bu yapılara bodoslama kabulleniyoruz.

Öte yandan Kur’an-ı Kerimi ve Sevgili Peygamberimizin Sünnetini ikinci plana itip cemaat ve tarikat yarıştırıyoruz. Adeta ganyan bayisinde kupon doldurur gibi taraf seçiyoruz.

Herkes kendini öyle bir kaptırıyor ki, insanlar kıt kanaat geçinirken bazı dinî yapıların yöneticilerinin servet içinde yaşamaları arasındaki çelişkiyi sorgulamayı bile aklına getirmiyor.

Oysa tarihte sahabe, sorguluyor ve hesap soruyordu; işte Hz. Ömer’in oğluna dair ibretlik kıssa…

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bir deve satın almıştı. Herkes gibi aldığı deveyi o da devletin ve halkın develerini güden çobana teslim etti. Çobanlar biraz fazla ihtimam gösterdikleri için hayvan kısa sürede semirdi, sonra da satılmak üzere pazara çıkarıldı.

Hz. Ömer pazarda deveyi görünce sordu:

— Bu deve kimindir?

— Senin oğlun Abdullah’ın.

Bunun üzerine Abdullah’ı çağırttı. Durumu dinledikten sonra şöyle dedi:

“Sen halifenin oğlu olacaksın; deven devletin çobanı tarafından otlatılacak, devletin meralarında semirecek, kazancı da sana kalacak. Olmaz böyle şey.”

Ardından emretti: “Git deveyi sat. Kaç paraya aldıysan onu al; fazlasını da devlet hazinesine teslim et.”

Bugün unuttuğumuz o hassasiyet, geçmişte en küçük ayrıntıda bile gözetiliyordu.

İşte mesele tam da burada düğümleniyor.

Çünkü asıl mesele hangi etiketi taşıdığımız değil; taşıdığımız etiketin hakkını verip vermediğimizdir.

Bazen dindarlık dilde büyüyor, ahlak küçülüyor.

Oysa Kur’an-ı Kerim’in emrettiği ve Sevgili Peygamberimizin bıraktığı miras; sadece doğru inanmayı değil, doğru yaşamayı, adaletli olmayı, emanete sahip çıkmayı, zulme sessiz kalmamayı ve hakkın yanında durmayı emrediyor.

Belki de bugün asıl eksikliğimiz daha fazla din konuşmak değil, konuştuğumuz dinin bizde bıraktığı izi gösterebilmektir.

Öyleyse kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmedi mi?

Dindarlığımız bizi Allah’a mı yaklaştırıyor, yoksa sadece birbirimize karşı daha sert, daha tahammülsüz ve daha kayıtsız hâle mi getiriyor?

Tam da bu soruların ortasında, Mehmet Âkif’in feryadı kulaklarımızda yankılanıyor:

“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…
Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakîkî Müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”

 

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Yeni Slow Radyo