Dolar 47,7577
Euro 55,1333
Altın 6.771,44
BİST 13.754,41
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 33 °C
Parçalı Bulutlu

Kolombiya’daki depremden Orta Doğu’daki kuraklığa: Değişen dünya mı, değiştirilen tabiat mı?

12.08.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Mesut Ekmen makalesinde;

Dünyanın farklı bölgelerinde peş peşe yaşanan depremler, kuraklıklar, aşırı yağışlar, sıcak hava dalgaları, orman yangınları ve savaşların çevre üzerindeki etkileri aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor: Tabiat mı değişiyor, yoksa insanın tabiat üzerindeki müdahalesi mi giderek büyüyor? Bilim, depremlerin büyük bölümünün doğal tektonik süreçlerle meydana geldiğini ortaya koyarken, bazı insan faaliyetlerinin de “indüklenmiş sismisite” olarak adlandırılan depremsel hareketleri tetikleyebildiğini kabul ediyor. Ancak bu bilimsel gerçek, herhangi bir depremin kanıt olmaksızın “yapay” ilan edilmesini gerektirmiyor. Asıl büyük tartışma ise iklim, su, tarım, savaş ve çevre ekseninde büyüyor.

Dünya değişiyor.

Bazen toprağın kilometrelerce altında meydana gelen tektonik hareketlerle kendisini hatırlatıyor. Bazen haftalarca, hatta aylarca beklenen yağmurun gelmemesiyle… Bazen kısa sürede düşen aşırı yağışların sele dönüşmesiyle… Bazen kavurucu sıcaklıklarla, bazen orman yangınlarıyla, bazen de savaşların geride bıraktığı ağır çevresel tahribatla…

İnsanlık ise bütün bu gelişmelerin ortasında aynı soruyu yeniden sormaya başlıyor:

Gerçekten tabiat mı değişiyor, yoksa tabiatı değiştiren insanın kendisi mi?

Bu sorunun tek bir cevabı yok.

Çünkü dünyada meydana gelen her doğal olayın nedenini insan faaliyetlerine bağlamak ne bilimsel gerçeklerle ne de sağlıklı bir gazetecilik anlayışıyla örtüşür. Aynı şekilde insanın çevre üzerindeki etkisini görmezden gelmek de artık mümkün değildir.

Kolombiya’da meydana gelen depremler üzerinden gündeme gelen tartışmalar da bu ayrımın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.


KOLUMBİYA’DAKİ DEPREM NE ANLATIYOR?

Kolombiya, dünyanın sismik açıdan hareketli bölgelerinden biri.

Güney Amerika’nın batısındaki karmaşık levha sınırları ve bölgedeki tektonik hareketler, ülkenin deprem riski taşımasının temel nedenleri arasında bulunuyor.

Bu nedenle Kolombiya’da meydana gelen bir depremi değerlendirirken ilk bakılması gereken yer, yer kabuğunun doğal hareketleridir.

Dünya üzerindeki büyük depremlerin çok büyük bölümü, tektonik plakaların birbirlerine göre hareket etmesi, faylarda biriken gerilimin boşalması ve yer kabuğundaki diğer doğal jeolojik süreçlerle ilişkilidir.

Dolayısıyla yalnızca bir depremin meydana gelmiş olması, o depremin insan eliyle oluşturulduğu anlamına gelmez.

Burada bilimsel açıdan son derece önemli bir çizgi bulunuyor.

“Deprem oldu” demek başka, “deprem insan eliyle oluşturuldu” demek başka.

İkinci iddianın ortaya konulabilmesi için yalnızca şüphe veya zamanlama ilişkisi yeterli değildir.

Depremin derinliği, odak mekanizması, fay hareketinin niteliği, sismik dalgaların özellikleri, bölgedeki jeolojik yapı, geçmiş sismik kayıtlar ve varsa insan faaliyetleriyle ilişkili fiziksel verilerin birlikte incelenmesi gerekir.

Başka bir ifadeyle;

Şüphe soruşturmanın başlangıcı olabilir, fakat kanıtın yerini tutamaz.


İNSAN DEPREMİ TETİKLEYEBİLİR Mİ?

Bu noktada bilimsel tablo biraz daha karmaşık hale geliyor.

Çünkü insan faaliyetleriyle bazı depremsel hareketler arasında ilişki kurulabildiği bilim dünyasında uzun süredir biliniyor.

Bilimsel literatürde bunun için “indüklenmiş sismisite”, yani insan faaliyetlerinin tetiklediği depremsellik kavramı kullanılıyor.

Bazı bölgelerde;

  • yeraltından büyük miktarda sıvı veya gaz çıkarılması,
  • yeraltına yüksek basınçla sıvı enjekte edilmesi,
  • madencilik faaliyetleri,
  • büyük baraj göllerinin oluşturduğu yük ve yeraltı basıncı değişimleri,
  • bazı jeotermal faaliyetler

küçük veya orta büyüklükte depremsel hareketlerle ilişkilendirilebiliyor.

Burada da kritik nokta şu:

İnsan faaliyetlerinin bazı depremleri tetikleyebilmesi ile insanların istedikleri yerde, istedikleri büyüklükte deprem oluşturabilmesi aynı şey değildir.

Bu iki kavramın birbirine karıştırılması, bilimsel bir tartışmayı komplo teorisine dönüştürebilir.

Bir bölgede yeraltına sıvı enjekte edilmesi ile büyük bir tektonik deprem arasında ilişki kurulabilmesi, herhangi bir büyük depremin arkasında gizli bir operasyon olduğu anlamına gelmez.

Özellikle “bir devlet istediği yerde deprem yaratabiliyor” gibi son derece ağır iddiaların kabul edilebilmesi için olağanüstü güçlü, bağımsız ve tekrarlanabilir bilimsel kanıtlar gerekir.

Bu nedenle Kolombiya’daki herhangi bir deprem konusunda somut jeofiziksel kanıt bulunmadan “yapay deprem” hükmüne varmak doğru değildir.


ASIL TEHLİKE: İNSANIN DEPREMİNDEN ÇOK, İNSANIN TABİATA BASKISI

Belki de tartışmayı daha doğru bir yere taşımak gerekiyor.

Çünkü insanın tabiat üzerindeki etkisini yalnızca deprem üzerinden konuşmak, çok daha büyük bir küresel tabloyu gözden kaçırma riski taşıyor.

Bugün dünyanın birçok bölgesinde;

su azalıyor,

toprak verimliliği düşüyor,

kuraklık dönemleri ağırlaşıyor,

aşırı sıcaklıklar daha ciddi sonuçlar doğuruyor,

ormanlar baskı altında kalıyor,

şehirler büyürken doğal alanlar küçülüyor.

Bunların tamamının tek bir sebebi bulunmuyor.

Doğal iklim değişkenliği, atmosferik dolaşım, okyanus koşulları, El Niño ve La Niña gibi doğal iklim olayları ile insan kaynaklı sera gazı emisyonları aynı büyük sistemin içerisinde birbirleriyle etkileşiyor.

Ancak bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu temel gerçek şu:

İnsan faaliyetleri küresel iklim sistemini değiştiriyor.

Fosil yakıtların yoğun kullanımı, ormansızlaşma, sanayileşme, arazi kullanımındaki değişiklikler ve yüksek tüketim düzeyi atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu artırıyor.

Bunun sonucunda yalnızca sıcaklık değerleri değişmiyor.

Yağış düzenlerinden kuraklık riskine, aşırı hava olaylarından tarımsal üretime, su kaynaklarından ekosistemlere kadar çok geniş bir alan etkileniyor.


ORTA DOĞU’DA SU ARTIK SADECE ÇEVRE SORUNU DEĞİL

Dünyanın en kırılgan bölgelerinden biri ise Orta Doğu.

Suriye, Irak, İran, Türkiye’nin bazı bölgeleri ve Arap Yarımadası’nın geniş kesimleri, su kaynakları açısından zaten doğal olarak zor koşullara sahip.

Nüfus artışı, şehirleşme, tarımsal sulama ihtiyacının yükselmesi, yeraltı sularının aşırı kullanılması, yağışlardaki değişimler ve iklim değişikliğinin etkileri bir araya geldiğinde sorun daha da büyüyor.

Bu nedenle Orta Doğu’da su meselesi artık yalnızca bir çevre başlığı olarak değerlendirilemiyor.

Su, tarım meselesidir.

Su, gıda güvenliği meselesidir.

Su, ekonomi meselesidir.

Su, halk sağlığı meselesidir.

Ve giderek daha fazla,

su, güvenlik ve gelecek meselesidir.

Bir çiftçi için yağmur yalnızca meteorolojik bir olay değildir.

Yağmur;

tohumun filizlenmesi,

hayvanların su bulması,

barajların dolması,

yeraltı sularının beslenmesi,

tarlanın ürün vermesi,

ailenin geçimini sağlayabilmesi

anlamına gelir.

Bu nedenle yağış rejimindeki değişiklikler milyonlarca insanın günlük hayatını doğrudan etkileyebilir.


ÇİFTÇİNİN GÖZÜ ARTIK GÖKYÜZÜNDE

Tarlaya tohum atmak, aslında geleceğe yatırım yapmaktır.

Ancak yağışın ne zaman geleceğinin öngörülemez hale gelmesi, sıcaklıkların yükselmesi veya uzun kurak dönemlerin yaşanması tarımsal üretimin riskini artırıyor.

Çiftçi toprağı sürüyor.

Tohumu ekiyor.

Gübresini veriyor.

Sulama sistemini hazırlıyor.

Ama bütün bunların üzerinde hâlâ gökyüzü bulunuyor.

Çünkü tarım, insan emeği kadar suya da bağımlı.

Bir kuyunun su seviyesinin düşmesi yalnızca bir kuyunun problemi değildir.

Bir barajın doluluk oranının gerilemesi yalnızca enerji üretiminin problemi değildir.

Bir nehrin debisinin azalması yalnızca nehir çevresindeki canlıların problemi değildir.

Bunların tamamı bir zincirin halkalarıdır.

Su azalırsa tarım etkilenir.

Tarım etkilenirse gıda fiyatları etkilenir.

Gıda fiyatları yükselirse hane bütçeleri etkilenir.

Üretim azalırsa kırsal nüfusun geçim koşulları zorlaşabilir.

Bütün bunlar göç hareketlerinden sosyal istikrara kadar uzanan daha büyük sonuçlar doğurabilir.


SAVAŞIN YIKIMI BOMBADAN SONRA DA DEVAM EDİYOR

Orta Doğu söz konusu olduğunda bir başka gerçek daha var:

Savaş sadece insanı öldürmüyor; çevreyi de yaralıyor.

İsrail-İran çatışmaları ve bölgedeki diğer askeri gerilimler üzerinden bu konu yeniden düşünülmesi gereken başlıklardan biri.

Bir savaşın çevresel maliyetini yalnızca yıkılan binaların sayısıyla ölçmek mümkün değil.

Bombardımanlar ve askeri operasyonlar;

toprakları,

su kaynaklarını,

tarım alanlarını,

ormanları,

yaban hayatını,

hava kalitesini

ve kent ekosistemlerini etkileyebilir.

Üstelik bazı çevresel zararların etkisi savaşın sona ermesinden sonra da yıllarca devam edebilir.

Bir petrol tesisinin zarar görmesiyle çevreye yayılan maddeler, bir sanayi tesisinin vurulmasıyla ortaya çıkan kimyasallar veya ağır metaller, patlamaların oluşturduğu kirlilik ve altyapının yok olması sonucu ortaya çıkan atıklar yalnızca bugünün problemi değildir.

Bunlar yarının da problemidir.


SAVAŞ SONRASI ENKAZ SADECE BETON DEĞİLDİR

Bir savaş bölgesinde enkaz kaldırılırken genellikle ilk düşünülen konu binalardır.

Kaç bina yıkıldı?

Kaç kişi hayatını kaybetti?

Kaç kişi evsiz kaldı?

Ancak çevre açısından başka soruların da sorulması gerekir:

Kaç ton tehlikeli atık ortaya çıktı?

Kaç su kaynağı kirlendi?

Kaç tarım arazisi kullanılamaz hale geldi?

Toprağa hangi kimyasallar karıştı?

Ekosistemlerin kendisini toparlaması ne kadar sürecek?

Bölgedeki hayvan ve bitki popülasyonları nasıl etkilendi?

İşte savaşın çevresel boyutu burada başlıyor.

Çünkü bir savaş sona erdiğinde siyasi anlaşmalar imzalanabilir, silahlar susabilir ve insanlar evlerine dönmeye başlayabilir.

Ama toprağın kendisini toparlaması çok daha uzun sürebilir.


“BOMBALANDI, YAĞMUR YAĞDI” BİLİMSEL BİR NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ Mİ?

Son dönemlerde doğal olaylar ile insan faaliyetleri arasında doğrudan bağ kuran iddialar sosyal medyada hızla yayılabiliyor.

Örneğin bir bölgede askeri saldırıların ardından yağış görülmesi, bazı kişiler tarafından “bombardıman yağmura neden oldu” şeklinde yorumlanabiliyor.

Ancak iki olayın arka arkaya gerçekleşmesi, birinin diğerine neden olduğunu kanıtlamaz.

Yağışların oluşumu son derece karmaşık atmosferik süreçlerin sonucudur.

Atmosferik basınç sistemleri, nem miktarı, sıcaklık farkları, rüzgârlar, hava kütlelerinin hareketi, denizlerden taşınan nem, topografya ve atmosferin üst seviyelerindeki dolaşım gibi çok sayıda faktör yağışların oluşumunda rol oynar.

Bu nedenle bir bombardımandan sonra yağmur yağması, tek başına bombardımanın yağışa neden olduğunu göstermez.

Burada gazeteciliğin temel ilkelerinden biri yeniden karşımıza çıkıyor:

Korelasyon, nedensellik değildir.

İki olay aynı zaman diliminde gerçekleşebilir.

Ancak “A oldu, ardından B oldu” demek, otomatik olarak “A, B’ye neden oldu” anlamına gelmez.


FAKAT SAVAŞIN TABİATA ZARAR VERDİĞİ GERÇEĞİ DEĞİŞMİYOR

Bu noktada dikkat edilmesi gereken ikinci bir konu var.

Bir bombardımanın yağmura neden olduğunu söylemek bilimsel olarak doğru olmayabilir.

Ama savaşların çevreye zarar verebildiği gerçeği bundan bağımsızdır.

Dolayısıyla tartışmanın doğru zemini şudur:

Bombardıman yağmur yağdırdı mı?

Bunu kanıt olmadan söyleyemeyiz.

Ama:

Bombardıman çevreyi etkileyebilir mi?

Evet, savaşların çevresel etkileri bilimsel ve tarihsel olarak belgelenmiş bir konudur.

Bu ayrım, hem bilimsel doğruluk hem de kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi açısından hayati önem taşıyor.


DÜNYA BİZE GERÇEKTEN BİR UYARI MI VERİYOR?

Kuraklıklar…

Seller…

Aşırı sıcaklıklar…

Orman yangınları…

Buzulların küçülmesi…

Deniz seviyelerindeki değişimler…

Toprak kaybı…

Su kıtlığı…

Ekosistemlerin bozulması…

Bu olayların her birini tek bir nedene bağlamak mümkün değil.

Ancak bütün bu gelişmelerin aynı anda değerlendirilmesi, insanlığın karşı karşıya bulunduğu çevresel baskının büyüklüğünü anlamamıza yardımcı oluyor.

Bugün bilim insanları özellikle insan kaynaklı iklim değişikliğinin küresel sıcaklıklar üzerindeki etkisinin yanı sıra, birçok bölgede aşırı sıcaklıkların, aşırı yağışların ve kuraklık risklerinin niteliğini ve şiddetini değiştirebildiğini ortaya koyuyor.

Burada da önemli bir ayrım var:

Her sel iklim değişikliğinin sonucu değildir.

Her kuraklık yalnızca iklim değişikliğinden kaynaklanmaz.

Her sıcak hava dalgasını tek başına insan faaliyetlerine bağlamak doğru değildir.

Fakat iklim sistemi değiştikçe bazı olayların gerçekleşme olasılığı ve şiddeti değişebilir.

Dolayısıyla mesele tek tek felaketlerin arkasında tek bir suçlu aramak değil, uzun vadeli eğilimleri anlamaktır.


SANAYİLEŞME, TÜKETİM VE DOĞAL KAYNAKLAR

İnsanlık son iki yüzyılda teknolojik ve ekonomik açıdan büyük bir dönüşüm yaşadı.

Sanayileşme üretimi artırdı.

Ulaşım hızlandı.

Kentler büyüdü.

Enerji tüketimi arttı.

İnsanların yaşam standardı birçok açıdan yükseldi.

Ancak bütün bu gelişmenin çevresel bir maliyeti de oldu.

Fosil yakıt kullanımı arttı.

Ormanlar tarım ve yerleşim için dönüştürüldü.

Nehirler barajlarla değiştirildi.

Yeraltı suları yoğun biçimde kullanıldı.

Madenler çıkarıldı.

Kentler doğal alanların üzerine yayıldı.

Plastik ve diğer atıkların üretimi büyük ölçüde arttı.

Bugün insanlığın önündeki temel soru, teknolojiden vazgeçmek değil.

Teknolojiyi ve ekonomiyi doğayla çatışmadan nasıl sürdürebileceğimiz.

Çünkü insan doğanın dışında yaşayan bir varlık değil.

İnsan da ekosistemin bir parçası.


TOPRAK SADECE TOPRAK DEĞİLDİR

Bir tarım arazisini yalnızca ekonomik değer üzerinden değerlendirmek, toprağın gerçek anlamını eksik bırakabilir.

Toprak;

gıdanın kaynağıdır.

Suyu depolar.

Karbon döngüsünün önemli parçalarından biridir.

Milyonlarca mikroorganizmaya ev sahipliği yapar.

Bitkilerin yaşamını mümkün kılar.

Ve insanlığın geleceğini doğrudan belirler.

Bir tarım arazisi betonla kaplandığında yalnızca birkaç dönüm toprak kaybedilmiş olmaz.

Aynı zamanda o alanın su tutma kapasitesi, biyolojik çeşitliliği ve ekolojik işlevleri de değişir.

Bu nedenle şehirleşme ve sanayileşme kararlarında yalnızca “kaç kişiye istihdam sağlayacak?” sorusu değil,

“Bunun çevresel maliyeti nedir?”

sorusu da sorulmalıdır.


KUR’AN’IN ÇEVRE VE SORUMLULUK MESAJI

Tabiat meselesi yalnızca bilimsel ve ekonomik bir konu değil.

İnanç açısından bakıldığında da insanın doğayla ilişkisi önemli bir sorumluluk alanı olarak karşımıza çıkıyor.

Kur’an-ı Kerim’in Rûm Suresi 41. ayetinde, insanların kendi yaptıkları nedeniyle karada ve denizde bozulmanın ortaya çıkmasından söz edilir.

A‘râf Suresi 56. ayette ise yeryüzünün ıslah edilmesinden sonra orada bozgunculuk yapılmaması konusunda uyarı yer alır.

Bu ifadeler, inanan insan açısından tabiatın sınırsız biçimde tüketilecek bir kaynak olmadığını; insanın davranışlarının sonuçlarından sorumlu olduğunu hatırlatan güçlü bir mesaj olarak değerlendirilebilir.

Burada din ile bilimin görev alanlarını birbirine karıştırmamak da gerekiyor.

Bilim, doğal olayların nasıl gerçekleştiğini araştırır.

İnanç ise insana nasıl yaşaması gerektiği konusunda ahlaki ve vicdani sorular yöneltir.

Bu iki alan farklı sorular sorabilir.

Ancak insanın tabiat karşısındaki sorumluluğu konusunda ortak bir düşünme zemini oluşturabilirler.


“İNSAN DÜNYANIN SAHİBİ Mİ, EMANETÇİSİ Mİ?”

Belki de tartışmanın en önemli sorusu burada.

İnsan kendisini doğanın mutlak sahibi olarak gördüğünde, çevresindeki her şeyi yalnızca kullanılacak bir kaynak olarak değerlendirebilir.

Ağaç oduna dönüşür.

Nehir su kaynağına dönüşür.

Toprak arsaya dönüşür.

Hayvan ekonomik değere dönüşür.

Maden toprağın altındaki servet olarak görülür.

Ancak insan kendisini doğanın emanetçisi olarak gördüğünde aynı varlıklara farklı bakmaya başlar.

Ağaç yalnızca odun değildir.

Bir ekosistemdir.

Bir nehir yalnızca su değildir.

Bir yaşam damarıdır.

Bir tarla yalnızca mülk değildir.

İnsanlığın gıda güvenliğinin parçasıdır.

Bir orman yalnızca kereste değildir.

İklim, su ve biyolojik çeşitlilik açısından hayati bir sistemdir.


TABİATIN DİLİ YOK AMA SONUÇLARI VAR

Tabiat insanla konuşmuyor.

Ama sonuçlarıyla konuşuyor.

Kuruyan bir göl…

Azalan bir yeraltı suyu…

Verimsizleşen bir tarla…

Yanan bir orman…

Kirlenen bir nehir…

Yok olan bir canlı türü…

Bunların her biri bir ekolojik değişimin işareti olabilir.

Bu nedenle dünyada meydana gelen olayları yalnızca “doğal afet” başlığı altında değerlendirmek yeterli olmayabilir.

Depremin mekanizması jeolojiktir.

Yağışın oluşumu meteorolojiktir.

Kuraklığın oluşumunda çok sayıda doğal ve insan kaynaklı faktör bulunabilir.

Fakat bütün bunların ortasında insanın kararları da vardır.

İnsan atmosfere ne bırakıyor?

Toprağa ne bırakıyor?

Suya ne bırakıyor?

Ormanları nasıl kullanıyor?

Şehirleri nereye kuruyor?

Tarım arazilerini nasıl değerlendiriyor?

Savaş başladığında çevreyi nasıl koruyor?

İşte asıl hesaplaşma burada başlıyor.


KOLUMBİYA’DAN ORTA DOĞU’YA AYNI SORU

Kolombiya’daki depremi konuşurken bilimden ayrılmamak gerekiyor.

Depremin doğal tektonik mekanizmasını anlamadan “yapay deprem” iddiasında bulunmak doğru değil.

Ancak insan faaliyetlerinin bazı bölgelerde depremselliği etkileyebileceğini de bilimsel olarak bilmek gerekiyor.

Orta Doğu’daki kuraklığı konuşurken de aynı ölçüde dikkatli olmak gerekiyor.

Her kuraklığı iklim değişikliğine bağlamak doğru değil.

Fakat iklim değişikliğinin bölgedeki su stresi ve aşırı hava koşulları üzerindeki etkilerini görmezden gelmek de doğru değil.

Savaşları konuşurken yalnızca siyasi ve askeri sonuçlara odaklanmak da eksik kalıyor.

Çünkü savaşın çevresel maliyeti, çatışmanın sona ermesinden çok daha uzun süre devam edebilir.

İşte bu üç başlık aslında aynı büyük soruya bağlanıyor:

İnsan, yaşadığı gezegenle nasıl bir ilişki kuruyor?


BİLİM BİZE “NASIL?” SORUSUNU SORUYOR

Deprem neden oldu?

Yağmur neden yağmadı?

Neden sel meydana geldi?

Neden kuraklık uzadı?

Bir ekosistem neden çöktü?

Bir nehir neden kirlendi?

Bir tarım alanı neden verimsizleşti?

Bilim bu soruların cevaplarını arıyor.

Veriler topluyor.

Sismik kayıtları inceliyor.

Atmosferi gözlemliyor.

İklim modelleri oluşturuyor.

Toprak ve su analizleri yapıyor.

Uydu görüntülerini değerlendiriyor.

Yıllar ve hatta onlarca yıl boyunca oluşan değişimleri karşılaştırıyor.

Dolayısıyla bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, olağanüstü iddialar karşısında olağanüstü kanıt istemek.


AMA İNSANA “SORUMLULUĞUN NEDİR?” SORUSUNU DA SORMAMIZ GEREKİYOR

Bilimsel açıklama, insanın ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Bir deprem doğal olabilir.

Ama deprem riski yüksek bir bölgeye nasıl bina yaptığımız insanın tercihidir.

Bir sel doğal bir meteorolojik olay olabilir.

Ama dere yatağına yapılaşma kararı insanın tercihidir.

Kuraklık doğal değişkenliklerle ilişkili olabilir.

Ama suyu ne kadar tükettiğimiz insanın tercihidir.

Bir orman yangınının doğal veya insan kaynaklı farklı nedenleri olabilir.

Ama ormanı nasıl yönettiğimiz yine insanın tercihidir.

Savaşın başlamasının siyasi ve askeri nedenleri olabilir.

Ama savaş sırasında çevreyi korumak veya çevresel tahribatı artırmak da insan kararlarıyla ilgilidir.

İşte bu nedenle insanın sorumluluğu, doğal olayların varlığından bağımsızdır.


GELECEĞİN EN BÜYÜK SORUSU: ÇOCUKLARIMIZA NASIL BİR DÜNYA BIRAKACAĞIZ?

Bugünün kararları yarının dünyasını oluşturuyor.

Bugün kesilen bir ormanın etkisi yarın ortaya çıkabilir.

Bugün aşırı kullanılan bir yeraltı suyu kaynağının bedeli yıllar sonra ödenebilir.

Bugün kirletilen bir nehrin temizlenmesi onlarca yıl sürebilir.

Bugün savaş nedeniyle zarar gören bir tarım alanının yeniden üretime kazandırılması uzun zaman alabilir.

Bu nedenle çevre politikaları yalnızca bugünün hesabıyla yapılmamalı.

Gelecek kuşakların hakkı da hesaba katılmalı.

Çocuklarımız bir gün bize şu soruyu sorabilir:

“Siz bize nasıl bir dünya bıraktınız?”

Kuruyan nehirleri mi?

Kirlenen denizleri mi?

Yanan ormanları mı?

Verimsizleşen tarlaları mı?

Savaşlarla yıkılan şehirleri mi?

Yoksa temiz bir gökyüzünü, akan bir nehri, bereketli bir toprağı ve barış içinde yaşayan toplumları mı?


TABİAT İNTİKAM ALMIYOR OLABİLİR

Belki de dünyadaki bütün bu gelişmeleri açıklamak için “tabiat bizden intikam alıyor” demek kolay.

Ancak bilim açısından tabiatın insan gibi öfkelenmesi veya intikam alması söz konusu değil.

Deprem, fiziksel ve jeolojik süreçlerin sonucudur.

Kuraklık, atmosferik ve hidrolojik süreçlerle ilişkilidir.

Sel, meteorolojik koşullarla birlikte arazi kullanımı ve altyapı gibi faktörlerden etkilenebilir.

İklim değişikliği ise karmaşık bir sistemin sonucudur.

Fakat bütün bunların içerisinde insan faaliyetlerinin payı varsa, ortaya çıkan sonuçlar bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor:

Doğanın kurallarını değiştiremeyiz; ancak kendi davranışlarımızı değiştirebiliriz.

İnsan depremin nerede ve ne zaman meydana geleceğini bütünüyle belirleyemez.

Yağmurun tam olarak ne zaman yağacağını da kontrol edemez.

Rüzgârı, atmosferi ve tektonik plakaları yönetemez.

Fakat;

ağacı kesip kesmemeyi,

suyu kirletip kirletmemeyi,

toprağı koruyup korumamayı,

yeraltı suyunu ne kadar kullanacağını,

tarım alanını yapılaşmaya açıp açmamayı,

enerjiyi nasıl üreteceğini,

şehirleri nasıl planlayacağını,

savaşırken çevreyi nasıl koruyacağını

büyük ölçüde insan belirleyebilir.


SONUÇ: DÜNYAYI DEPREMLER Mİ, İNSANIN HIRSI MI DEĞİŞTİRİYOR?

Kolombiya’daki depremden Orta Doğu’daki kuraklığa, savaşların çevresel sonuçlarından küresel iklim değişikliğine kadar uzanan tablo bize tek bir gerçeği hatırlatıyor:

Dünya karmaşık bir sistemdir.

Her olayı tek bir nedene indirgemek mümkün değildir.

Bilimsel veriler olmadan depremi “yapay” ilan etmek ne kadar yanlışsa, insan faaliyetlerinin iklim ve çevre üzerindeki etkisini inkâr etmek de o kadar yanlıştır.

Şüphe edebiliriz.

Soru sorabiliriz.

Araştırabiliriz.

Hatta en güçlü iddiaları bile inceleyebiliriz.

Ama hüküm vermek için kanıt gerekir.

Çünkü gazeteciliğin görevi korkuyu büyütmek değil, gerçeği aramaktır.

Bilimin görevi insanın hoşuna gidecek cevapları üretmek değil, verilerin gösterdiği sonucu ortaya koymaktır.

İnancın insana hatırlattığı sorumluluk ise yalnızca dünyadan faydalanmak değil, emaneti korumaktır.

Kur’an-ı Kerim’de Rûm Suresi 41. ayette insanların yaptıkları nedeniyle karada ve denizde bozulmanın ortaya çıkmasından söz edilir.

Bu ifade, bugün yaşayan insan için üzerinde düşünülmesi gereken güçlü bir soruyu beraberinde getiriyor:

Dünyadaki bozulmanın ne kadarında bizim payımız var?

Belki mesele depremin kendisinden daha büyüktür.

Belki mesele yağmurun yağmasından daha derindir.

Belki asıl mesele insanın doğayla kurduğu ilişkidir.

Çünkü insan dünyayı yalnızca kullanacağı bir mülk olarak görürse tüketir.

Ama dünyayı gelecek nesillere bırakacağı bir emanet olarak görürse korur.

Bugün toprağa tohum atan çiftçinin, kuruyan su kaynağını izleyen köylünün, temiz hava isteyen çocuğun, ormanını korumaya çalışan insanın ve savaşın ortasında yaşam mücadelesi veren milyonların ortak bir beklentisi var:

Daha yaşanabilir bir dünya.

Bunun için insanın her şeyi kontrol etmesi gerekmiyor.

Tam tersine, kontrol edemediği şeyleri kabul edip kontrol edebileceği davranışlarını değiştirmesi gerekiyor.

Depremi durduramayabiliriz.

Ama deprem öldürmesin diye sağlam yapı yapabiliriz.

Yağmuru emredemeyebiliriz.

Ama suyu doğru yönetebiliriz.

Kuraklığı tamamen ortadan kaldıramayabiliriz.

Ama su kaynaklarını koruyabiliriz.

Orman yangınlarını sıfırlayamayabiliriz.

Ama ormanları daha iyi koruyabiliriz.

Savaşların bütün nedenlerini bir gecede ortadan kaldıramayabiliriz.

Ama savaşların insan ve çevre üzerindeki bedelini azaltmak için mücadele edebiliriz.

Ve belki de en önemlisi, çocuklarımıza yalnızca teknolojik olarak gelişmiş bir dünya değil, yaşanabilir bir dünya bırakabiliriz.

Çünkü insanın dünyaya hükmettiğini düşünmesi bir yanılsama olabilir.

Gerçekte insan, dünyanın kurallarına bağımlı.

Nefes almak için havaya,

yaşamak için suya,

beslenmek için toprağa,

varlığını sürdürmek için ekosistemlere muhtaç.

Bu nedenle mesele yalnızca “tabiatı korumak” değildir.

Kendimizi korumaktır.

Çünkü insan doğayı yok ettiğinde gezegen bir şekilde varlığını sürdürebilir.

Fakat insan, kendi yaşamını mümkün kılan şartları yok ederse bunun bedelini yine insan öder.

Belki de bugün gökyüzüne bakıp yağmur bekleyen çiftçinin, toprağa tohum atan köylünün, su arayan çocuğun ve geleceğini düşünen her insanın ortak duası tam da budur:

Allah’ım; bize emanet ettiğin dünyayı koruyacak akıl, bilim, vicdan ve merhamet ver.

Çünkü dünyayı kaybetmek yalnızca ağaçları, nehirleri ve toprağı kaybetmek değildir.

Dünyayı kaybetmek, insanın kendi geleceğini kaybetmesidir.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Yeni Slow Radyo