Dolar 50,0211
Euro 56,2838
Altın 6.489,03
BİST 11.485,17
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 22 °C
Yağmurlu

ACININ SİYASETİ: ŞİDDETİ KINAMAK YETER Mİ, YOKSA ONU ÜRETEN DÜZENİ DE SORGULAMALI MIYIZ?

04.11.2026
A+
A-
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr Dilek Baran makalesinde;
Bir toplumun hafızasında bazı acılar vardır; zaman geçse de silinmez. Kaybedilen hayatlar, yarım kalan hikâyeler, evlatlarını bekleyen anneler, babasız büyüyen çocuklar ve geride kalan ailelerin sessizliği… Bunlar herhangi bir siyasi görüşün, ideolojinin veya iktidar mücadelesinin ötesinde, insanlığın ortak vicdanına ait gerçeklerdir.
Ancak tam da bu noktada cevaplanması gereken önemli bir soru ortaya çıkıyor: Toplumsal acılarımızı yalnızca hatırlamakla mı yetineceğiz, yoksa bu acıları doğuran koşulları da sorgulayacak mıyız?
Bir görsel, bir slogan veya siyasi bir açıklama üzerinden başlayan tartışma, aslında çok daha derin bir meseleyi gündeme getiriyor: Şiddet ve terörle mücadele ederken kullandığımız dil, gerçekten toplumsal barışa mı hizmet ediyor, yoksa farkında olmadan yeni düşmanlıkların ve ayrışmaların üretilmesine mi katkıda bulunuyor?
Bu soruyu sormak, terörün sorumlularını görmezden gelmek değildir. Şiddeti meşrulaştırmak hiç değildir. Aksine, şiddetin yeniden üretilmesini önleyebilmek için onu yalnızca sonuçlarıyla değil, nedenleriyle birlikte değerlendirme sorumluluğudur.
Şiddeti yalnızca silahlı saldırı, fiziksel zarar veya terör eylemi üzerinden tanımlamak, meselenin önemli bir bölümünü görünmez kılar. Norveçli sosyolog Johan Galtung, 1969 yılında yayımladığı Violence, Peace, and Peace Research başlıklı çalışmasında doğrudan şiddetin yanı sıra yapısal şiddet kavramını da tartışmaya açmıştır. Galtung’a göre insanların potansiyellerini gerçekleştirmelerini engelleyen toplumsal yapılar da şiddetin farklı biçimlerini anlamak bakımından önemlidir. Daha sonra geliştirdiği kültürel şiddet yaklaşımıyla bazı ideolojilerin, sembollerin ve kültürel kabullerin doğrudan veya yapısal şiddeti meşrulaştırabilecek işlevler üstlenebileceğini ortaya koymuştur
Bu yaklaşım bize önemli bir düşünme alanı açıyor. Bir toplumda adaletsizlik, ekonomik eşitsizlik, ayrımcılık, dışlanma ve kurumsal güvensizlik varsa bunlar doğrudan terör üretir diyemeyiz. Çünkü hiçbir toplumsal sorun otomatik olarak terörizme yol açmaz. Ancak bu koşullar, başka siyasal ve psikolojik dinamiklerle birleştiğinde radikalleşmeye elverişli ortamların oluşmasına katkıda bulunabilir.
Ted Robert Gurr, Why Men Rebel (1970) adlı çalışmasında göreli yoksunluk kavramı üzerinden insanların beklentileriyle ulaşabildikleri imkânlar arasındaki uçurumun siyasal hoşnutsuzluğu nasıl besleyebileceğini incelemiştir. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Her adaletsizlik yaşayan insan şiddete yönelmez. Her dışlanmış birey radikalleşmez. Ancak toplumsal hoşnutsuzlukların nasıl örgütlendiği, hangi ideolojik anlatılarla buluşturulduğu ve hangi siyasal koşullarda şiddete yönlendirildiği üzerinde durulması gereken meselelerdir.
İnsan toplumsal bir varlıktır. Kendini bir gruba ait hissederek kimlik oluşturur, güven arar ve ortak değerler üzerinden dünyayı anlamlandırır. Ancak aidiyet duygusu, farklılıkların düşmanlık üzerinden tanımlanmasına başladığında tehlikeli bir noktaya ulaşabilir. Sosyal psikologlar Henri Tajfel ve John Turner’ın geliştirdiği Sosyal Kimlik Kuramı, bireylerin kendilerini ait oldukları gruplar üzerinden tanımladıklarını ve iç grup-dış grup ayrımının önyargı ve ayrımcılık oluşturabilecek süreçleri harekete geçirebildiğini açıklar.
Bu ayrımın siyasal söylemdeki karşılığı oldukça dikkat çekicidir: Biz ve onlar, vatanseverler ve hainler, bizim tarafımız ve karşı taraf…
Bu tür ikilikler her zaman şiddet doğurmaz. Siyasi rekabetin ve farklı düşüncelerin varlığı demokratik hayatın doğal bir parçasıdır. Ancak karşıt görüşteki insanları yalnızca farklı düşünen yurttaşlar olarak değil, toplumsal varlığı tehdit eden düşmanlar olarak tanımlamaya başladığımızda demokratik tartışma zemini zayıflar.
Jost, Baldassarri ve Druckman’ın 2022 yılında yayımlanan çalışması da grup kimliğinin, iletişim ortamının ve önceden var olan inançların siyasal kutuplaşma üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Burada siyasetin dili belirleyici bir sorumluluk taşır. Çünkü siyasal aktörler yalnızca düşüncelerini ifade etmez; aynı zamanda toplumsal algıların, korkuların ve aidiyet biçimlerinin oluşumunda da rol oynarlar.
Bir toplum sürekli tehdit algısıyla karşı karşıya bırakılırsa zamanla farklı düşüncelere tahammül etmekte zorlanabilir. Eleştiri düşmanlık, farklılık tehdit, sorgulama ise sadakatsizlik olarak algılanmaya başlayabilir. Oysa demokratik toplumların en önemli gücü, aynı ülkenin insanlarının farklı düşüncelerle bir arada yaşayabilmesidir.
Yazının asıl sorgulamak istediği nokta ise toplumsal acının nasıl siyasallaştırıldığıdır. Şehitlerin hatırasını yaşatmak, terörün yol açtığı yıkımı hatırlatmak ve mağdur ailelerin acılarını görünür kılmak elbette insani ve toplumsal bir sorumluluktur. Ancak acının hatırlatılmasıyla acı üzerinden siyasi pozisyon üretilmesi aynı şey değildir.
Bir toplumun ortak yasını sürekli siyasi karşıtlıkların malzemesine dönüştürmek, toplumsal hafızayı güçlendirmek yerine yeni ayrışmaların oluşmasına neden olabilir.
Şu soruları sormamız gerekiyor: Şehit ailelerinin acısı, yalnızca belirli siyasi dönemlerde mi hatırlanıyor? Terörün yarattığı toplumsal yıkım, siyasi aktörlerin söylemlerinde hangi amaçlarla kullanılıyor? Şiddeti kınarken, şiddetin yeniden üretilmesine zemin hazırlayan toplumsal ve siyasal koşulları da sorguluyor muyuz? Yoksa acıyı hatırlamakla yetinip onun neden tekrarlandığını konuşmaktan mı kaçınıyoruz?
Bu sorular herhangi bir siyasi partiye veya kişiye yöneltilmiş bir suçlama olarak değerlendirilmemelidir. Bunlar, siyaset kurumunun tamamına yöneltilmesi gereken demokratik ve düşünsel sorulardır. Çünkü toplumsal acı, siyasi rekabetin bir malzemesi olmaktan çıkarılmalı; ortak sorumluluk ve çözüm arayışının başlangıç noktası hâline getirilmelidir.
Toplumlarda zaman zaman önemli bir düşünsel yanılgıyla karşılaşıyoruz: Bir olayın nedenlerini araştırmanın, o olayı meşrulaştırmak anlamına geldiği düşünülüyor. Oysa nedenleri anlamak ile eylemleri haklı göstermek arasında temel bir fark vardır.
Terör, sivillere yönelik saldırılar, insanların yaşam hakkını hedef alan eylemler ve örgütlü şiddet hiçbir siyasi, ideolojik veya toplumsal gerekçeyle meşrulaştırılamaz. Ancak bu kesin tutum, şiddetin hangi koşullarda ortaya çıktığını araştırmamıza engel olmamalıdır.
Bir hastalığın belirtilerini ortadan kaldırmakla hastalığın nedenini tedavi etmek nasıl farklı şeylerse, şiddetle mücadelede de yalnızca sonuçlara müdahale etmek yeterli değildir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’nin 2015 tarihli Şiddet İçeren Aşırıcılığın Önlenmesine Yönelik Eylem Planı da güvenlik tedbirlerinin yanında radikalleşmeyi besleyen koşulların ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Bu yaklaşım, terörle mücadelenin güvenlik politikalarıyla sınırlı tutulamayacağını; insan hakları, hukukun üstünlüğü, kapsayıcılık, eğitim ve toplumsal katılım gibi alanlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla asıl başarı, yalnızca terör eylemlerinin önlenmesi değil, insanların şiddeti bir çözüm veya varoluş biçimi olarak görmelerine yol açan koşulların da ortadan kaldırılmasıdır.
Peki çözüm nerede başlıyor?
Öncelikle güvenlik ile adalet birlikte ele alınmalıdır. Güvenlik, toplumun yaşam hakkını korumak açısından vazgeçilmezdir. Ancak kalıcı güvenlik, hukukun üstünlüğü ve eşit yurttaşlık ilkeleriyle desteklenmelidir. Hukuk, kişilere veya siyasi aidiyetlere göre değil, herkese eşit uygulanmalıdır.
Siyasi dil düşmanlık değil, demokratik rekabet üretmelidir. Farklı görüşleri hainlik, tehdit veya düşmanlık üzerinden tanımlayan söylemler yerine eleştiri ve tartışmayı mümkün kılan bir siyasal kültür geliştirilmelidir. Siyasetin amacı toplumu birbirine karşı konumlandırmak değil, ortak sorunlara çözüm üretmek olmalıdır.
Toplumsal eşitsizlikler ve dışlanma alanları araştırılmalıdır. Eğitim, istihdam, bölgesel kalkınma, fırsat eşitliği ve sosyal adalet politikaları güçlendirilmelidir. Özellikle gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri demokratik katılım kanalları açık tutulmalıdır.
Toplumsal hafıza siyasi rekabetin dışına çıkarılmalıdır. Şehitlerimizin, terör mağdurlarının ve geride kalan ailelerin acısı siyasi dönemlere, partilere veya seçim takvimlerine göre hatırlanmamalıdır. Bu acılar üzerinden yeni düşmanlıklar üretmek yerine ortak bir toplumsal sorumluluk geliştirilmelidir.
Eğitim ve eleştirel düşünme güçlendirilmelidir. Önyargıların, nefret söyleminin, manipülasyonun ve şiddeti meşrulaştıran ideolojik anlatıların karşısında en önemli araçlardan biri eleştirel düşünmedir. İnsanlara yalnızca ne düşünecekleri değil, nasıl sorgulayacakları da öğretilmelidir.
Toplumsal barış ise bir siyasi slogan olmaktan çıkarılmalıdır. Barış, yalnızca silahların susması değildir. İnsanların kendilerini güvende hissetmesi, haklarını kullanabilmesi, farklılıkları nedeniyle dışlanmaması ve adalet karşısında eşit olabilmesidir.
Bir toplumun gücü, yalnızca geçmişte yaşadığı acıları ne kadar güçlü hatırladığıyla ölçülemez. Aynı zamanda o acıların tekrar yaşanmaması için ne kadar sorumluluk aldığıyla ölçülür.
Şehitlerimizin hatırasına saygı duymak, terörün karşısında durmak ve mağdur ailelerin acısını anlamak hepimizin insani sorumluluğudur. Fakat bu sorumluluk, daha derin bir soruyu da beraberinde getirir: Bir daha anneler ağlamasın, çocuklar babasız kalmasın, insanlar kimlikleri veya düşünceleri nedeniyle birbirlerine düşman edilmesin diye ne yapıyoruz?
Siyaset, yalnızca geçmişin suçlularını işaret etmekle yetinmemelidir. Geleceğin acılarını önleyecek toplumsal koşulları oluşturmakla da yükümlüdür.
Bir siyasi söylemin değerini, ne kadar güçlü öfke ürettiğiyle değil, ne kadar adalet, güven ve toplumsal sorumluluk oluşturabildiğiyle değerlendirmeliyiz.
Çünkü terörün karşısında durmak kadar, terörü besleyen koşulları ortadan kaldırmak da önemlidir.
Bir toplumun acısını siyasetin malzemesi hâline getirmek kolaydır. Zor olan, o acının bir daha yaşanmaması için sorumluluk almaktır.
Şiddeti kınamak bir başlangıçtır; onu üreten koşulları ortadan kaldırmak ise gerçek mücadeledir.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Yüz Ağdası
Yeni Slow Radyo