YAĞMUR SUÇLU DEĞİL, BETONLAŞMA SANIK.
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
Yağmur mu suçlu, yoksa yağmurun önüne beton duvarlar ören insan mı?
İstanbul’da gökyüzü öfkeyle boşaldı. Caddeler, sokaklar, alt geçitler sular altında kaldı. Evleri su bastı, araçlar sel sularına kapıldı. İnsanlar yaşamını yitirdi. Geride acılar, gözyaşları, yıkılan hayaller ve cevabı beklenen sorular kaldı.
Doğa bir kez daha kendini hatırlattı. Peki, yaşananların sorumlusu gerçekten yağmur mu?
Yağmurun suçu ne?
Bulutların birikip yağması mı? Toprağı sulaması, ağaçlara can vermesi, dereleri beslemesi mi? Yağmur, doğanın yaşam kaynağıdır. Kuraklığa karşı umuttur, toprağın bereketidir, yaşamın kendisidir. Ancak insan, doğanın dengesini bozduğunda, onun yaşam veren yüzü yıkıcı bir güce dönüşebilir. Öyleyse asıl sormamız gereken soru şudur: Yağmur yağdığında neden kentlerimiz göle dönüşüyor, sokaklarımız ölüm tuzağına, alt geçitlerimiz su kapanlarına dönüşüyor? Yanıtı yalnızca gökyüzünde aramak, sorumluluktan kaçmaktır.
SUYUN YOLUNU KİM KESTİ?
Doğanın kendi yasaları vardır. Yağmur yağar, su akar, dere yatağını bulur. Yüzyıllardır süregelen bu döngü, insanın doğaya müdahalesiyle değişmeye başlar.
Derelerin yatakları daraltılır. Bazılarının üzeri kapatılır. Su havzaları yapılaşmaya açılır. Tarım alanlarının, ormanların ve yeşil alanların yerini beton binalar, asfalt yollar ve alışveriş merkezleri alır.
Sonra bir gün gökyüzü bütün gücüyle boşalır.
Toprak, betonun altında kalmıştır. Yağmur suyunu ememez. Dere, önüne çıkan engelleri aşamaz. Kanalizasyon ve yağmur suyu sistemleri gelen suyu taşıyamaz. Su, kendisine yeni bir yol ararken evlere, iş yerlerine, yollara yönelir.
Biz buna sel felaketi deriz.
Oysa şu soruyu sormadan edemeyiz: Suyun doğal yollarını kapatan kim? Dereleri daraltan, yeşil alanları azaltan, kentleri betona boğan kim?
Doğa kendi yatağını unutmaz. İnsan unutur.
BETONLAŞAN KENTLER, DARALAN YAŞAM ALANLARI
Kentler, insanların huzur içinde yaşaması için kurulur. Güvenli konutlar, sağlıklı çevreler, ulaşılabilir yollar ve ortak yaşam alanları sunması beklenir.
Peki, kentlerimiz gerçekten insan için mi büyüyor, yoksa beton ve rant uğruna mı genişliyor?
Bir ağacın kesilmesi yalnızca bir ağacın yok olması değildir. Toprağın su tutma kapasitesinin azalmasıdır. Bir yeşil alanın betona dönüştürülmesi yalnızca bir parkın kaybı değildir. Kentin nefes alabileceği bir alanın daha yok olmasıdır.
Dere yataklarına yapılan binalar, taşkın alanlarına kurulan tesisler ve doğal su yollarını daraltan yapılaşmalar, yalnızca bugünün değil, geleceğin de riskini büyütür.
Üstelik doğa, insanın yaptığı imar planlarına uymak zorunda değildir. Bir dere yatağını haritadan silebilirsiniz ama suyun hafızasını silemezsiniz.
Yıllarca akmayan bir dere kurumuş görünebilir. Ancak şiddetli bir yağışta su yeniden o yatağa yönelir. İnsanların unuttuğu yolu su unutmaz.
BİR DOĞA OLAYI NE ZAMAN AFETE DÖNÜŞÜR?
Şiddetli yağış doğal bir olaydır. İklim değişikliği de aşırı yağışların şiddetini ve sıklığını etkileyebilen önemli bir etkendir. Ancak bir doğa olayının büyük bir felakete dönüşmesi yalnızca yağış miktarıyla açıklanamaz.
Kentlerin hazırlıklı olup olmadığı da önemlidir.
Yağmur suyu kanalları yeterli mi? Dere yatakları korunuyor mu? Taşkın riski taşıyan bölgelerde yapılaşmaya izin veriliyor mu? Bilim insanlarının uyarıları dikkate alınıyor mu? Afet anında insanlar zamanında bilgilendiriliyor mu? Kurtarma ekipleri olası tehlikelere karşı hazırlıklı mı?
Bunlar yanıtlanması gereken sorulardır.
Elbette hiçbir altyapı, her büyüklükteki yağış karşısında mutlak güvenlik sağlayamaz. Rekor düzeydeki yağışlar, en iyi planlanmış kentleri bile zorlayabilir. Ancak riskleri önceden belirlemek, doğru planlama yapmak ve gerekli önlemleri almak can kayıplarını ve yıkımı azaltabilir.
Bu nedenle felaketin ardından yalnızca yağış miktarını açıklamak yetmez. Bilimsel veriler ışığında altyapı, imar kararları, erken uyarı sistemleri ve müdahale kapasitesi de incelenmelidir.
Çünkü önemli olan yalnızca yağmurun ne kadar yağdığı değil, kentin bu yağmura ne kadar hazır olduğudur.
SORUMLULUK KİMİN?
Felaketin ardından herkes aynı soruyu soruyor: Sorumlu kim?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca tek bir kişiyi ya da kurumu işaret ederek verilemez. Somut sorumlulukların belirlenmesi için imar kararlarının, altyapı yatırımlarının, denetimlerin, uyarıların ve afet yönetiminin incelenmesi gerekir.
Ancak bir gerçek var: Kentleri planlayanların, yapılaşmaya karar verenlerin, altyapıyı yapanların ve denetlemekle görevli olanların önemli sorumlulukları bulunur.
Yetki sahibi olmak, yalnızca karar verme ayrıcalığı değildir. Aynı zamanda insanların can güvenliğini koruma yükümlülüğüdür.
Bir kentte dere yatakları yapılaşmaya açılmışsa, taşkın riski bilindiği hâlde gerekli önlemler alınmamışsa, altyapı kentin ihtiyaçlarına yanıt veremiyorsa bunların hesabı sorulmalıdır.
Hesap sormak, felaketin ardından suçlu aramakla sınırlı değildir. Gerçekleri ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek ve aynı acıların yeniden yaşanmasını önlemektir.
Çünkü yitirilen canların ardından söylenen hiçbir söz, alınmayan önlemlerin yerini tutamaz.
DOĞAYLA SAVAŞARAK YAŞAYAMAYIZ
İnsan, doğaya hükmedebileceğini düşündükçe onun sınırlarını zorlamaya devam ediyor. Dağları deliyor, ormanları kesiyor, dereleri kapatıyor, kıyıları dolduruyor, toprağı betonla örtüyor.
Sonra doğa, kendi dengesini yeniden kurmaya çalışırken karşılaştığımız yıkımı yalnızca bir felaket olarak adlandırıyoruz.
Oysa doğanın bize düşmanlığı yok. Doğa, kendi yasalarıyla işliyor. Asıl sorun, bizim bu yasaları görmezden gelmemiz.
Doğayla uyumlu kentler kurmak zorundayız. Dereleri özgür bırakmalı, ormanları ve yeşil alanları korumalı, yağmur suyunun toprakla buluşmasına olanak tanımalıyız. Kent planlamasını günlük çıkarların değil, bilimin ve kamu yararının ışığında yapmalıyız.
Bunlar bir tercih değil, gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzdur.
Çocuklarımıza beton yığınlarıyla çevrili, her sağanakta korkuyla beklenen kentler mi bırakacağız? Yoksa doğayla barışık, güvenli ve yaşanabilir bir çevre mi?
Yanıt, bugün vereceğimiz kararlarda saklı.
SON SÖZ
İstanbul’da yaşanan felaketin ardından gökyüzünü suçlamak kolaydır. Yağmurun şiddetini anlatmak, rekorlardan söz etmek, iklim değişikliğini hatırlatmak da gereklidir. Ancak bunların hiçbiri diğer soruları sormamıza engel olmamalıdır.
Dere yataklarını kim daralttı? Yeşil alanları kim azalttı? Kentleri neden betona teslim ettik? Bilinen risklere karşı hangi önlemler alındı, hangileri alınmadı?
Bu soruların yanıtlarını aramak, yaşamını yitirenlere karşı da bir sorumluluktur.
Unutmayalım: Yağmuru durduramayız. Fırtınaya hükmedemeyiz. Doğanın bütün gücünü kontrol edemeyiz.
Ama kentlerimizi akılla planlayabilir, dere yataklarını koruyabilir, altyapımızı güçlendirebilir ve bilimin uyarılarını dikkate alabiliriz.
Selin sorumlusu yalnızca gökyüzünde aranmaz. Bazen asıl yanıt, betonun altında bıraktığımız derelerde, kestiğimiz ağaçlarda ve görmezden geldiğimiz uyarılarda saklıdır.
Yağmur yağar, su akar.
Önemli olan, suyun önüne engeller koymadan yaşayabilmeyi öğrenmektir.
Çünkü yağmur doğanın gerçeğidir; felakete dönüşen ihmaller ise insanın sorgulaması gereken gerçeğidir.