Dolar 47,9551
Euro 56,2020
Altın 6.927,35
BİST 14.404,94
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 32 °C
Açık

Kuytul Operasyonu Üzerinden Adalet, Özgürlük ve Algı Tartışması: “Muhalif Bir Ses Daha mı Susturuluyor?”

20.08.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı avukat Cüneyt Bülent Şeker makalesinde;

Adana’da Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul’un da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin gözaltına alınması, yalnızca yürütülen soruşturmanın hukuki boyutuyla değil, Türkiye’de ifade özgürlüğü, muhalif görüşler, cemaat yapılanmaları, yargıya güven ve “algı operasyonları” tartışmaları açısından da kamuoyunun gündemine oturdu.

Adana merkezli yürütülen soruşturma kapsamında Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul ile eşi Semra Kuytul’un yanı sıra çok sayıda kişinin gözaltına alındığı bildirildi. Operasyonun birden fazla adrese yönelik gerçekleştirildiği, Kuytul’un Seyhan ilçesindeki evinde de arama yapıldığı ve soruşturma kapsamında bazı şirketlere yönetim kayyımı atanmasına karar verildiği aktarıldı.

Soruşturmanın merkezinde ise kamuoyuna yansıyan bilgilere göre çeşitli mali ve örgütsel suçlamalar bulunuyor. Ancak operasyonun ardından ortaya çıkan tartışma, “Bir kişi hakkında suç isnadı bulunması, onun daha önce yaptığı siyasi ve toplumsal eleştirilerin de suç unsuru olarak değerlendirilmesini haklı çıkarır mı?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Bu noktada asıl tartışılması gereken meselelerden biri de suç isnadı ile siyasi görüş arasındaki sınırın nerede başladığı ve nerede bittiği.


“Her Görüşüne Katılmıyorum Ama…”

Kuytul hakkında yapılan değerlendirmelerde dikkat çeken noktalardan biri, kendisini savunan kişilerin önemli bir bölümünün onun bütün görüşlerini desteklememesi.

Tam tersine, “Kuytul’un birçok görüşüne katılmıyorum ancak gözaltına alınmasının siyasi eleştirileri nedeniyle gerçekleşmiş olabileceği konusunda ciddi soru işaretleri taşıyorum” yaklaşımı öne çıkıyor.

Bu yaklaşım, demokratik hukuk devletinin temel prensiplerinden biri üzerinden şekilleniyor:

Bir kişinin düşüncelerini beğenmemek, o kişinin hukuki güvencelerden mahrum bırakılması için gerekçe olamaz.

Kuytul uzun süredir hükümet politikalarını, siyasi iktidarın uygulamalarını ve çeşitli dini cemaatlere yönelik operasyonları sert biçimde eleştiren isimlerden biri olarak biliniyor.

Nitekim operasyon öncesinde de Süleymancılarla ilgili gelişmelere ilişkin eleştirileri kamuoyuna yansımıştı. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın da Kuytul’a yönelik sosyal medya paylaşımında sert ifadeler kullanarak “sıra sana da gelecek” şeklinde ifadeler kullandığı haberleştirilmişti.

Bu açıklamanın operasyonun hukuki gerekçesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söylemek için ise somut ve yetkili makamlarca ortaya konmuş bir delil bulunması gerekir.

Ancak zamanlama, kullanılan siyasi dil ve operasyonun hemen ardından ortaya çıkan tartışmalar, kamuoyunda doğal olarak “Bu operasyon yalnızca hukuki bir soruşturma mı, yoksa siyasi boyutu da var mı?” sorusunu gündeme getiriyor.


TOPUK KANI Tartışmasından Cemaatlere Kadar

Alparslan Kuytul’un geçmişte gündeme getirdiği tartışmalı başlıklardan biri de “topuk kanı” meselesi başta olmak üzere çeşitli sosyal, dini ve siyasi konular oldu.

Kuytul’un bütün açıklamalarının doğru olduğunu savunmak mümkün olmadığı gibi, bütün söylemlerinin yanlış veya suç teşkil ettiğini ileri sürmek de demokratik bir hukuk düzeninde kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.

Çünkü burada iki ayrı alanı birbirinden ayırmak gerekiyor:

Birincisi düşünce ve ifade alanıdır.

İkincisi ise ceza hukuku alanıdır.

Bir kişinin yanlış, sert, tartışmalı veya toplumun belirli kesimleri tarafından rahatsız edici bulunan görüşler dile getirmesi başka bir şeydir; somut bir suçun işlenip işlenmediğinin soruşturulması başka bir şeydir.

Hukuk devletinde bu ayrımın korunması gerekir.


“Mali Suçlar ve Vergi Suçları” İddiaları Tartışılıyor

Operasyonla ilgili haberlerde soruşturmanın mali ve örgütsel suçlamaları da kapsadığı belirtiliyor.

Ancak kamuoyundaki tartışmanın önemli bir bölümü, Furkan Vakfı ve çevresindeki yapıların ekonomik büyüklüğü üzerinden yürütülüyor.

Kuytul’a yönelik eleştirilerde “mali suç” veya “vergi suçu” gibi ağır ifadelerin kullanılması halinde, bu suçlamaların hangi somut işlemlere, hangi belgelerdeki tespitlere, hangi mali hareketlere ve hangi bilirkişi veya MASAK değerlendirmelerine dayandığının açık biçimde ortaya konulması gerektiği vurgulanıyor.

Çünkü bir soruşturmanın varlığı, kişinin suçlu olduğu anlamına gelmez.

Gözaltı suçluluk değildir.

Tutuklama dahi kesinleşmiş mahkûmiyet anlamına gelmez.

Ceza hukukunun en temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesi, soruşturmanın her aşamasında korunmak zorundadır.

Bu nedenle kamuoyunun da soruşturma dosyasındaki iddialarla kesinleşmiş yargı kararlarını birbirine karıştırmaması gerekiyor.


Asıl Kritik Nokta: Kelepçe ve Gözaltı Uygulaması

Operasyonun ardından en fazla tartışılan başlıklardan biri de Kuytul’un gözaltına alınma biçimi oldu.

Kamuoyuna yansıyan görüntüler üzerinden, kelepçe uygulanmasının gerekli olup olmadığı konusunda çeşitli değerlendirmeler yapılıyor.

Burada da hukuki açıdan temel soru şudur:

Şüphelinin kaçma, direnme veya güvenlik açısından somut bir risk oluşturduğuna ilişkin gerekçe var mıydı?

Eğer kişi operasyon sırasında herhangi bir direnç göstermiyor, kaçmaya çalışmıyor ve kolluk kuvvetleriyle iş birliği içerisinde hareket ediyorsa, kelepçenin neden kullanıldığı kamuoyuna açıklanmalıdır.

Öte yandan bu konuda kesin bir hukuki ihlal bulunduğunu söyleyebilmek için olayın tamamının, kolluk tutanaklarının ve ilgili mevzuatın incelenmesi gerekir.

Ancak tartışmanın kendisi bile önemli bir soruya işaret ediyor:

Gözaltı işleminin amacı kişiyi adli makamlara teslim etmek midir, yoksa kamuoyu önünde suçlu görüntüsü oluşturmak mıdır?

Bu iki yaklaşım arasında demokratik hukuk devleti açısından çok ciddi bir fark vardır.


“Basın Önüne Kelepçeli Çıkarma” Algısı

Kamuoyunda ortaya atılan iddialardan biri de kelepçeli görüntünün bir “algı oluşturma” amacı taşıdığı yönünde.

Bu iddia şu aşamada kanıtlanmış bir gerçek olarak sunulamaz.

Ancak geçmiş yıllarda Türkiye’de çeşitli operasyonlarda şüphelilerin görüntülerinin medyada geniş biçimde yayımlanmasının kamuoyu algısı üzerinde etkili olduğu biliniyor.

Bir kişinin daha yargılanmadan, hatta hakkında iddianame hazırlanıp mahkûmiyet kararı verilmeden “suçlu” gibi sunulması, hukuk devletinin temel prensipleri açısından ciddi bir problemdir.

Çünkü medya görüntüsü mahkeme kararı değildir.

Sosyal medya paylaşımı mahkeme kararı değildir.

Bir siyasi yorumcunun açıklaması mahkeme kararı değildir.

Bir televizyon programında yapılan suçlama da mahkeme kararı değildir.

Bir insanın suçlu olup olmadığına karar verecek makam yargıdır.


Avukatın İşlemlere Katılımı Konusundaki İddialar

Operasyonla ilgili tartışmaların bir başka boyutunu ise avukatların arama ve gözaltı işlemlerine katılımına ilişkin iddialar oluşturuyor.

Savunma makamının soruşturmanın ilk aşamasından itibaren hukuki sürece erişebilmesi, adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biridir.

Bu nedenle avukatın arama, gözaltı veya ifade alma süreçlerine hangi ölçüde katılmasına izin verildiği; herhangi bir kısıtlama uygulanıp uygulanmadığı ve uygulandıysa bunun hangi hukuki gerekçeye dayandığı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Eğer gerçekten avukatın hukuki görevini yerine getirmesi engellenmişse, bu durum ayrıca incelenmesi gereken ciddi bir hukuk meselesidir.

Fakat yine burada da kesin hüküm vermeden önce resmi tutanakların ve savunma makamının açıklamalarının birlikte değerlendirilmesi gerekir.


Barolara ve Hukuk Kurumlarına Çağrı

Bu nedenle gözler yalnızca soruşturmayı yürüten makamların açıklamalarına değil, barolara, hukukçulara ve insan hakları kuruluşlarına da çevriliyor.

Çünkü hukuk kurumlarının görevi yalnızca belirli siyasi görüşleri savunmak değildir.

Hukuk kurumlarının asıl görevi, hukukun herkes için eşit uygulanmasını savunmaktır.

Bir gün iktidara yakın bir isim, başka bir gün muhalif bir isim, başka bir gün bir cemaat mensubu, başka bir gün bir gazeteci veya siyasetçi soruşturma geçirebilir.

Hukukun ölçüsü kişinin kimliği veya siyasi pozisyonu değil, somut hukuk kuralları olmalıdır.


“FETÖ” Etiketi Üzerinden Yeni Bir Yargısız İnfaz Tartışması

Operasyon sonrasında sosyal medyada dikkat çeken bir başka konu da bazı kullanıcıların Kuytul’u doğrudan FETÖ ile ilişkilendirmeye çalışması oldu.

Bu noktada son derece dikkatli olunması gerekiyor.

Türkiye’nin FETÖ ile mücadele konusunda çok ağır bir geçmişi ve toplumsal hafızası bulunuyor.

Ancak bir kişiye “FETÖ’cü” demek, sıradan bir siyasi eleştiri değildir.

Bu tür ağır bir suçlamanın somut delillere ve hukuki tespitlere dayanması gerekir.

Bir kişinin hükümeti eleştirmesi, başka bir cemaatle çatışması, farklı dini yorumlara sahip olması veya siyasi iktidarla anlaşmazlık yaşaması tek başına FETÖ mensubiyetinin kanıtı değildir.

Tam tersine, herhangi bir kişi hakkında böyle bir iddia varsa bunun somut delillerle ortaya konulması gerekir.

Aksi halde “FETÖ” kavramı, geçmişteki “irtica” kavramının bazı dönemlerde kullanıldığı biçimde, siyasi rakipleri veya muhalifleri damgalamak için kullanılan bir etikete dönüşme riski taşır.

Bu ise hem FETÖ ile gerçek anlamda mücadeleye zarar verir hem de hukukun güvenilirliğini aşındırır.


“Yargısız İnfaz” Tehlikesi

Operasyonların ardından sosyal medyada ortaya çıkan linç kültürü, en az soruşturmanın kendisi kadar önemli bir mesele haline geliyor.

Bir kişinin gözaltına alınmasıyla birlikte bazı sosyal medya hesaplarının hemen “suçlu”, “örgüt lideri”, “hain”, “FETÖ bağlantılı” gibi ifadeler kullanması, henüz yargılama başlamadan kamuoyu tarafından hüküm verilmesine yol açıyor.

Bu durum yalnızca sanık veya şüpheli açısından değil, toplum açısından da tehlikeli.

Çünkü bugün bir başkasının hakkında kullanılan yargısız infaz mekanizması, yarın başka bir insan için kullanılabilir.

Hukuk kişiye göre değişirse hukuk olmaktan çıkar.


28 Şubat Hafızası Yeniden Gündemde

Kuytul operasyonu üzerinden yapılan değerlendirmelerde Türkiye’nin 28 Şubat dönemine ilişkin hafızası da yeniden gündeme geliyor.

28 Şubat sürecinde “irtica” kavramının siyasi ve toplumsal muhalefetin üzerinde ağır bir baskı aracı olarak kullanıldığı yönünde çok sayıda eleştiri yapılmıştı.

Bugün ise bazı çevreler, benzer bir mekanizmanın farklı kavramlarla yeniden ortaya çıkabileceğini savunuyor.

Bir dönemde “irticacı” etiketi, başka bir dönemde “FETÖ’cü” etiketi, başka bir dönemde “terörist” veya “örgüt mensubu” etiketi üzerinden insanların daha yargılanmadan toplum önünde mahkûm edilmesi, hukuk devleti açısından ciddi riskler barındırıyor.

Elbette bu benzetmelerin hukuki olayların birebir aynı olduğu anlamına gelmediğinin altını çizmek gerekiyor.

Ancak geçmişten ders çıkarmak, demokratik toplumların en önemli sorumluluklarından biridir.


“Korku ile Yönetmek” Tartışması

Kamuoyunda dile getirilen en sert eleştirilerden biri ise siyasi iktidarların toplum desteği azaldığında korku mekanizmalarına daha fazla başvurabileceği iddiası.

Bu iddia da somut verilerle kanıtlanması gereken siyasi bir değerlendirmedir.

Ancak demokratik sistemlerde devletin temel gücü korku değil, hukuka duyulan güvendir.

İnsanlar devlete güveniyorsa, mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olduğuna inanıyorsa, kolluk kuvvetlerinin hukuka uygun hareket ettiğini düşünüyorsa ve herkesin adil yargılanacağına inanıyorsa devlet güçlüdür.

Tam tersine, toplumda “Nasıl olsa karar önceden verilmiştir” düşüncesi yaygınlaşırsa devletin kurumsal itibarı zarar görür.


Tutuklama “Tedbir” Mi, Fiili Cezaya mı Dönüşüyor?

Operasyonun ardından tartışılması gereken başlıklardan biri de tutuklama tedbirinin uygulanma biçimidir.

Ceza hukukunda tutuklama bir ceza değil, belirli koşullar altında uygulanan koruma tedbiridir.

Bu nedenle tutuklama kararı verildiğinde bunun hukuki gerekçelerinin açıkça ortaya konulması gerekir.

Kaçma şüphesi, delillerin karartılması ihtimali ve diğer kanuni şartların somut biçimde değerlendirilmesi önem taşır.

Aksi halde yıllarca süren yargılamalarda kişi uzun süre tutuklu kaldıktan sonra beraat ettiğinde ortaya çok daha büyük bir adalet sorunu çıkar.

Çünkü kaybedilen özgürlük, itibar ve zaman sonradan tamamen geri getirilemeyebilir.


“Uzun Yargılama Sonunda Beraat” Endişesi

Kuytul konusunda yapılan eleştirilerden biri de tam olarak bu noktaya odaklanıyor:

“Uzun süren bir soruşturma ve yargılama sürecinin ardından beraat kararı verilirse, geçen yılların hesabını kim verecek?”

Bu soru yalnızca Alparslan Kuytul için değil, Türkiye’de yıllarca tutuklu kalan ve sonunda beraat eden herkes açısından sorulması gereken bir sorudur.

Bir hukuk sisteminin başarısı yalnızca kaç kişiyi tutukladığıyla ölçülmez.

Asıl başarı;

kaç kişinin adil yargılandığı,

kaç kişinin haksız yere özgürlüğünden mahrum bırakılmadığı,

kaç kişinin hakkındaki iddiaların makul sürede sonuçlandırıldığı

ve

mahkeme kararlarının toplum tarafından güvenilir bulunup bulunmadığıyla ölçülür.


“Ben de Her Görüşüne Katılmıyorum” Diyebilmek

Kuytul tartışmasının belki de en önemli tarafı burada ortaya çıkıyor.

Bir insanın görüşlerini desteklememek ile onun temel haklarını savunmak birbirine zıt değildir.

Hatta demokratik kültür tam olarak bunu gerektirir.

“Söylediklerinin çoğuna katılmıyorum ama hukuka aykırı bir uygulamaya uğramasını da istemiyorum.”

Bu yaklaşım, demokrasi açısından çok daha değerlidir.

Çünkü özgürlük yalnızca bizimle aynı düşünen insanların özgürlüğü değildir.

Özgürlük, bizimle aynı düşünmeyen insanların da hukuk içerisinde kendilerini ifade edebilmesidir.


Cemaatler ve Devlet İlişkisi Yeniden Tartışılıyor

Kuytul operasyonu aynı zamanda Türkiye’de cemaatlerin devletle ilişkisini de yeniden gündeme taşıdı.

Türkiye’de farklı dini yapılanmaların yıllardır sosyal, ekonomik ve siyasi alanlarda etkili olduğu biliniyor.

Ancak devletin herhangi bir dini veya sosyal yapıyla ilişkisi söz konusu olduğunda temel ölçüt hukuk olmalıdır.

Devlet;

ne bir cemaatin yanında,

ne başka bir cemaatin karşısında,

ne de siyasi hesapların içerisinde hareket etmelidir.

Devletin görevi herkes için aynı hukuk düzenini uygulamaktır.

Bir yapı suç işliyorsa soruşturulmalıdır.

Bir yapı suç işlemiyorsa yalnızca siyasi görüşleri nedeniyle baskı altına alınmamalıdır.

Bu ayrımın net biçimde yapılması gerekir.


“Adalet Yoksa Devletin Gücü de Tartışılır”

Kuytul operasyonu üzerinden yapılan eleştirilerin özünde aslında çok daha büyük bir mesele bulunuyor:

Devlete güven.

Vatandaş mahkemeye güvenmiyorsa, kolluk kuvvetlerinin tarafsızlığından şüphe ediyorsa, siyasi görüşüne göre farklı muamele gördüğünü düşünüyorsa, adalet mekanizmasına ilişkin güven duygusu ciddi biçimde zedelenir.

Bu nedenle adalet yalnızca hukukçuların meselesi değildir.

Adalet;

işçinin,

emeklinin,

esnafın,

öğrencinin,

gazetecinin,

siyasetçinin,

dindarın,

seküler vatandaşın,

cemaat mensubunun,

muhalifin

ve iktidarı destekleyen vatandaşın ortak meselesidir.


Sonuç: Suç Varsa Delil, Eleştiri Varsa Özgürlük

Alparslan Kuytul ve Furkan Vakfı hakkında yürütülen soruşturmanın hukuki sonucu, delillerin ve mahkemelerin değerlendirmeleri sonucunda ortaya çıkacaktır.

Soruşturma makamlarının ortaya koyacağı belgeler ve mahkeme kararları görülmeden herhangi bir kişiyi suçlu ilan etmek doğru değildir.

Aynı şekilde, soruşturmayı peşinen “siyasi operasyon” ilan etmek de hukuki gerçeklerin yerine siyasi kanaati koymak anlamına gelebilir.

Doğru olan, delillerin ortaya konulması ve yargı sürecinin şeffaf biçimde takip edilmesidir.

Eğer suç varsa, bunun hesabı hukuk önünde sorulmalıdır.

Eğer suç yoksa, kişi beraat etmeli ve uğradığı mağduriyet giderilmelidir.

Eğer kolluk uygulamalarında hukuka aykırılık varsa, bunun da ayrıca soruşturulması gerekir.

Eğer siyasi görüşler nedeniyle bir kişi hedef alınmışsa, bu durum da demokratik hukuk devleti açısından ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca Alparslan Kuytul değildir.

Mesele, Türkiye’de bir insanın ne söylediği ile suç işleyip işlemediği arasındaki farkın korunup korunmadığıdır.

Mesele, yargının siyasi tartışmaların üzerinde kalıp kalamadığıdır.

Mesele, gözaltının bir soruşturma tedbiri mi, yoksa kamuoyu önünde bir mahkûmiyet görüntüsüne mi dönüştürüldüğüdür.

Mesele, FETÖ gibi ağır suçlamaların somut deliller yerine siyasi etiket olarak kullanılıp kullanılmadığıdır.

Ve nihayetinde mesele, vatandaşın adalete güvenip güvenmediğidir.

Çünkü bir ülkede insanlar adaletin varlığına inanıyorsa devlet güçlüdür.

Ancak insanlar adaletin kişiye, siyasi görüşe, cemaat ilişkisine veya iktidarla kurulan mesafeye göre değiştiğine inanmaya başlarsa, devletin en önemli dayanaklarından biri olan hukuka güven zedelenir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca:

“Alparslan Kuytul hangi suçla suçlanıyor?”

değildir.

Bunun yanında şu sorular da sorulmalıdır:

“Suçlamaların somut delilleri nelerdir?”

“Gözaltı ve arama işlemleri hukuka uygun yürütüldü mü?”

“Kelepçe uygulanmasını gerektiren somut bir durum var mıydı?”

“Savunma hakkı ve avukatın görevini yerine getirmesi güvence altında mıydı?”

“Soruşturma siyasi görüşlerden bağımsız mı yürütülüyor?”

“Kamuoyu neden mahkeme kararından önce hüküm vermeye başladı?”

Ve en önemlisi:

“Türkiye’de adalet, herkes için aynı adalet olarak kalabilecek mi?”

Bu soruların cevabı yalnızca Kuytul dosyasının değil, Türkiye’de hukuk devletine duyulan güvenin de geleceği açısından önem taşıyor.

Çünkü adaleti zayıflatan yalnızca yanlış mahkeme kararı değildir; adaletin tarafsızlığına ilişkin inancın kaybolması da bir devlet için son derece ağır bir güven krizidir.

Son söz ise basit:

Suç varsa delili ortaya koyun, yargılasınlar ve hukuk kararını versin.

Suç yoksa insanları suçlu ilan etmeyin.

Eleştiri varsa susturmayın.

Hukuk varsa herkese uygulayın.

Çünkü adalete güvenin kalmadığı bir toplumda devletin gücü de uzun vadede tartışmalı hale gelir.

Adalet devleti ayakta tutar; adalete olan güveni yok eden anlayış ise devletin en temel dayanaklarından birini aşındırır.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Yeni Slow Radyo