Ali Yazır Yazdı: Kibir, Manevi Boşluk ve İnsanlığın Sessiz Çığlığı
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ali Yazır makalesinde;
Parası çoğaldıkça kibri büyüyen, makamı yükseldikçe vicdanı küçülen, kudreti arttıkça merhameti azalan insandan vazgeçerim. Bu cümle, günümüz toplumunda yalnızca bireysel bir hayal kırıklığını değil, aynı zamanda ahlaki değerlerin aşınmasına yönelik güçlü bir eleştiriyi de içinde barındırıyor.
Hayatın her döneminde insanı değerli kılan şey ne serveti ne makamı ne de sahip olduğu güç olmuştur. İnsanlık tarihi, servetiyle değil; adaleti, vicdanı ve merhametiyle iz bırakan kişileri hatırlamıştır. Ancak modern dünyanın hızla değişen dengeleri, güç ve zenginlik sahibi olan bazı insanların tevazudan uzaklaşmasına, kibir ve bencillik duygularının ön plana çıkmasına neden oluyor. Toplumda saygınlığın ölçüsü karakter yerine maddi güç olarak algılandığında ise insani değerler sessizce geriye çekiliyor.
“Karnının doymayacağı yerde açlığını belli etme, her insana dert anlatma, her insanla dertleşme. Merhem olamayacaklara yara gösterilmez.“
Anne ve babaların yıllar boyunca evlatlarına nasihat olarak aktardığı bu sözler, yalnızca bireysel bir öğüt değil; hayatın içinden süzülerek gelen güçlü bir yaşam felsefesidir. Çünkü herkes dinler gibi görünse de herkes anlamaz. Herkes yanında olsa da herkes omuz vermez. İnsan, derdini paylaşacağı kişiyi seçemediğinde çoğu zaman acısını daha da büyütebilir.
Bugün teknoloji çağında yaşıyoruz. İletişim araçları gelişti, bilgiye ulaşmak saniyeler içinde mümkün hale geldi. Modern psikoloji, kişisel gelişim yöntemleri ve dijital yaşam biçimleri insanın hayatını kolaylaştırdı. Maddi refah birçok alanda geçmiş dönemlere göre arttı. Buna rağmen insanlık, tarihin belki de en büyük manevi yalnızlıklarından birini yaşıyor.
Kalabalıklar içinde yalnızlaşan bireyler, sosyal medya platformlarında binlerce kişiye ulaşırken gerçek anlamda birkaç samimi dosta ulaşmakta zorlanıyor. İnsanlar her zamankinden daha fazla konuşuyor; fakat birbirlerini daha az dinliyor. Herkes görünür olmanın peşinde koşarken, görünmeyen ruhsal yaralar sessizce büyümeye devam ediyor.
Modern yaşamın en dikkat çekici sorunlarından biri de bireyin kendi kimliğini giderek kaybetmesi olarak öne çıkıyor. Toplumun beklentilerine göre şekillenen yaşam tarzı, bireyi özgün kişiliğinden uzaklaştırıyor.
Bugünün insanı çoğu zaman “herkes gibi yaşamak”, “herkes gibi düşünmek” ve “herkes gibi davranmak” zorunda hissediyor. Bu durum ise kişinin kendi benliğini başkalarının onayına teslim etmesi anlamına geliyor. İnsan kendi kararlarını alamadığı, kendi değerlerini oluşturamadığı noktada özgürlüğünü de kaybetmeye başlıyor.
İşte bu nedenle düşünürlerin ortaklaştığı önemli bir gerçek bulunuyor:
Kölelik, düşüncenin teslim alınmasıyla başlar.
Zincirler yalnızca demirden yapılmaz. Korkular, çıkar ilişkileri, önyargılar ve bağımlılıklar da insanın görünmeyen zincirleridir. Bir insan ancak kendi zihnindeki zincirleri kırabildiği ölçüde gerçek anlamda özgür olabilir.
Hayatta değişmesini istediğimiz birçok şey vardır. Ekonomi, siyaset, eğitim, adalet, çevre veya toplumsal ilişkiler… Ancak bütün değişimlerin başlangıç noktası yine insanın kendisidir.
Çünkü insan kendini değiştirmedikçe hiçbir şey gerçek anlamda değişmez.
Kitapların ortak mesajı da budur: İnsan, kendi zincirlerini kırabildiği ölçüde insandır.
Bazen hayatın karmaşası içinde durup sessizce çevremize bakmak gerekir. Sürekli konuşan değil, gerektiğinde susabilen insan olayların özünü daha iyi kavrayabilir. Sessizlik bazen bir kaçış değil; derin bir farkındalığın kapısını aralayan en güçlü dildir.
Belki de hakikati anlamanın yolu, gürültünün değil sessizliğin içinden geçmektedir.
Bu düşünceler, manevi bir yakarışla anlam kazanıyor:
“Ey Allah’ım; kalplerimizin atışlarını yıldırımlarından kıl ki nefsimizin üzerine inen bir kılıç olsun.”
Bu dua, insanın önce kendi nefsiyle mücadele etmesi gerektiğini hatırlatan güçlü bir manevi çağrı niteliği taşıyor. Çünkü gerçek zafer, başkalarını yenmek değil; insanın kendi hırsını, kibrini ve bencilliğini yenebilmesidir.
Toplumsal hayatın sağlıklı işleyebilmesi için yalnızca bireylerin değil, devletin de temel ilkeler doğrultusunda hareket etmesi gerekiyor.
Devlet ile vatandaş arasındaki bağın doğrudan kurulması, hukuk devleti anlayışının en önemli şartlarından biri olarak görülüyor. Kamu yönetiminde hiçbir kişi, grup, cemaat veya tarikatın devlet ile vatandaş arasına girmemesi gerektiği düşüncesi, demokratik ve eşit vatandaşlık anlayışının temel taşlarından biri olarak değerlendiriliyor.
Nasıl ki insanın Allah ile kendi arasına hiçbir aracı koymaması inancın özünü oluşturuyorsa, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin de doğrudan, şeffaf ve adalet esasına dayanması gerektiği ifade ediliyor.
Sonuç olarak insanı insan yapan; makamı, serveti veya gücü değil, vicdanı, adaleti ve merhametidir. Kibir geçicidir, güç değişkendir, servet ise gelip geçer. Kalıcı olan ise geride bırakılan güzel ahlak, iyi niyet ve insanlığa yapılan hizmettir.
İnsanlara güzel anlamlar yükleyebilen, umudu büyüten ve iyiliği çoğaltan herkes için en büyük temenni ise aynıdır:
Gününüz gönlünüzce geçsin. Dualarınız kabul, iyi dilekleriniz gerçek olsun. İnsan, önce kendini güzelleştirdiğinde dünya da güzelleşmeye başlayacaktır.