Dolar 46,8744
Euro 53,7110
Altın 6.192,23
BİST 14.082,83
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 27 °C
Hafif Yağmurlu

Bir İlişkinin Anatomisi IV: Sevgi mi, Sahip Olma Arzusu mu?

09.07.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr Dilek Baran makalesinde;

“Bir insanı sevmenin en zor tarafı, ona ait olmaya çalışmadan yanında kalabilmektir.”
İnsanlık tarihi boyunca en çok kullanılan kelimelerden biri belki de “sevgi” olmuştur. Şairler onu ölümsüzleştirmiş, filozoflar anlamını sorgulamış, psikologlar insan ruhundaki kökenini araştırmış, sosyologlar ise toplumların değişen yapılarıyla birlikte sevginin de nasıl dönüştüğünü göstermeye çalışmıştır. Buna rağmen bugün hâlâ en çok karıştırılan kavramlardan biri yine sevgidir. Çünkü insanlar çoğu zaman sevgiyi yaşadıklarını düşünürken, aslında sahip olma arzusunu yaşamaktadır.
Belki de modern ilişkilerin en büyük paradoksu tam da burada başlar. Bir insanı gerçekten seviyor muyuz; yoksa onu yalnızlığımızı bastıracak, eksikliklerimizi tamamlayacak, korkularımızı susturacak bir güvence olarak mı görüyoruz? Bu soru yalnızca bireysel ilişkilerin değil, aynı zamanda içinde yaşadığımız çağın da en önemli sorularından biridir.
Sevgi ile sahip olma arzusu arasındaki fark ilk bakışta oldukça belirsiz görünür. İkisi de yakınlık ister, ikisi de bağ kurar, ikisi de kaybetmekten hoşlanmaz. Fakat biraz derine inildiğinde, bu iki duygu bambaşka yönlere doğru ilerlemeye başlar. Sevgi, karşısındaki insanın özgürlüğünü koruyarak onunla birlikte yürümeyi seçer. Sahip olma arzusu ise aynı özgürlüğü kendi güvenliği için tehdit olarak görür. Böylece sevginin dili yavaş yavaş denetime, meraka ve ardından tahakküme dönüşür.
Psikanalist ve filozof Erich Fromm, Sevme Sanatı ve Sahip Olmak ya da Olmak eserlerinde modern insanın en büyük çıkmazlarından birinin her şeyi sahip olunacak bir nesneye dönüştürme eğilimi olduğunu söyler. Bu yalnızca evler, otomobiller ya da kariyer değildir. Ne yazık ki insanlar da zamanla aynı mantığın içine çekilmektedir. “Benim eşim”, “benim sevgilim”, “benim insanım” gibi ifadeler çoğu zaman masum görünse de, bazen sevginin değil, mülkiyet anlayışının dilini taşımaktadır. İyelik eki büyüdükçe özne küçülür; birey, kendi iradesi olan bir insan olmaktan çıkarak ilişki içinde tanımlanan bir nesneye dönüşmeye başlar.
Oysa gerçek sevgi, karşısındaki insanı değiştirilmesi gereken bir proje olarak değil, kendi hikâyesi, kendi acıları ve kendi umutları olan bağımsız bir özne olarak görebilmektir. Martin Buber’in “Ben-Sen” ilişkisi tam da bu noktada önem kazanır. Buber’e göre gerçek ilişki, karşımızdaki insanı bir araç olarak değil, başlı başına bir varlık olarak kabul ettiğimiz anda başlar. İlişki, iki insanın birbirini sahiplenmesiyle değil, birbirinin varlığını tanımasıyla derinleşir.
Psikoloji ise bu ayrımı çocukluk yıllarına kadar götürmektedir. John Bowlby ve Mary Ainsworth’ün geliştirdiği bağlanma kuramı, yetişkinlikte kurduğumuz ilişkilerin önemli ölçüde erken dönem bağlanma deneyimlerimizden etkilendiğini ortaya koymuştur. Güvenli bağlanan birey için sevgi, özgürlüğü tehdit etmez. Kaygılı bağlanan birey ise sevgiyi çoğu zaman kaybetme korkusuyla birlikte yaşar. Böylece ilişki, paylaşım alanı olmaktan çıkar; sürekli korunması gereken kırılgan bir kaleye dönüşür.
İşte tam da bu nedenle bazı insanlar partnerlerinin arkadaşlarını, başarılarını, mesleğini, hatta yalnız kalma ihtiyacını bile tehdit olarak algılar. Çünkü korku, sevginin yerine geçtiğinde insan karşısındaki kişiyi olduğu gibi göremez; yalnızca onu kaybetme ihtimalini görmeye başlar.
Modern toplum bu korkuları azaltmak yerine çoğu zaman beslemektedir. Zygmunt Bauman, akışkan modernlik kavramıyla ilişkilerin giderek daha kırılgan, daha geçici ve daha tüketilebilir hâle geldiğini söyler. Bugün insanlar yalnızca ürünleri değil, deneyimleri ve ilişkileri de hızla tüketmektedir. Sosyal medya uygulamaları, sürekli yeni seçeneklerin var olduğu hissini canlı tutarken, mevcut ilişkiyi de sürekli görünür olmaya zorlamaktadır. Böyle bir dünyada sevgi bile performansa dönüşebilmekte, ilişkinin değeri birlikte yaşanan anlardan çok paylaşılan fotoğraflarla ölçülmektedir.
Belki de bu yüzden günümüzde kıskançlık çoğu zaman romantizm, denetim ise ilgi olarak sunulmaktadır. “Konumunu paylaş.”, “Telefonunu gösterebilir misin?”, “Neden çevrim içiydin?” gibi sorular, sevginin diliymiş gibi normalleştirilmektedir. Oysa burada çalışan mekanizma çoğu zaman sevgi değil, görünmeyen bir gözetim arzusudur.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.