Dolar 48,0997
Euro 56,1291
Altın 7.171,10
BİST 14.356,12
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 32 °C
Parçalı Bulutlu

Anlamamanın Kısa Tarihi: Kavga, Öfke ve Sessiz Çöküş

02.02.2026
A+
A-

Zeki Baştürk – Bursa Vatan Medya Grubu Köşe Yazarı

İnsan ilişkilerinin en eski, en yıpratıcı sorunlarından biridir anlamamak.
Ve onun kaçınılmaz kardeşleri: anlaşılmamak, yanlış anlaşılmak.

Birbirini anlamayan, yanlış anlayan ya da en baştan anlamaya hiç niyeti olmayan insanların önünde genellikle tek bir yol kalır: kavga. Sözün yerini ses yükseltir, düşüncenin yerini öfke alır, iletişim yerini savunmaya bırakır. Çünkü anlamak emek ister; kavga ise çoğu zaman daha kolay, daha zahmetsizdir.

Günlük yaşamda da siyasette de sıkça duyduğumuz bir cümle vardır:
“Yanlış anlaşıldım.”

Bu ifade çoğu zaman masum bir açıklama değil, bir geri çekilme refleksidir. İnsanlar —özellikle siyasetçiler— eleştiriyle karşılaştıklarında, önce anlamayı denemek yerine savunmaya geçerler. Oysa savunma, karşıdakini anlamaya değil; kendini haklı çıkarmaya odaklanır. Haklı çıkma arzusu ise anlamanın en büyük düşmanıdır.

Toplum olarak konuşmayı seviyoruz; fakat dinlemeyi pek sevmiyoruz. Çünkü dinlemek susmayı, beklemeyi ve sabretmeyi gerektirir. Karşımızdakinin dünyasına kısa bir yolculuk yapmayı, kendi doğrularımızı bir anlığına askıya almayı ister. Bu yüzden zor gelir. Onun yerine, daha cümle bitmeden cevap hazırlamayı, karşılık vermeyi tercih ederiz. Böylece karşımızdakini değil, yalnızca kendi sesimizi duyarız.

Siyasal alanda bu durum çok daha keskindir. Farklı düşünceler artık bir zenginlik değil, bir tehdit gibi algılanmaktadır. Anlamak yerine etiketlemek, tartışmak yerine dışlamak yaygınlaşmıştır.
“Beni anlamıyorlar” diyen siyasetçi de çoğu zaman toplumu anlamaya çalışmamıştır; yalnızca kendisinin anlaşılmasını beklemiştir.

Oysa gerçek iletişim tek yönlü değildir.
Anlaşılmak isteyen, önce anlamayı denemelidir.
Bu kural hem bireysel ilişkilerde hem de toplumsal barışta geçerlidir.

Bir toplumda insanlar birbirini anlamaya çalışmıyorsa, ortak akıl değil, ortak öfke büyür. Ortak öfke ise ne adalet üretir ne de huzur. Yanlış anlaşılmak bazen kaçınılmazdır; ancak sürekli yanlış anlaşılan bir dil, ya eksik kurulmuştur ya da bilinçli olarak belirsizdir. İçinde samimiyet yoktur.

Açık sözlülük cesaret ister.
Anlamaya açık olmak ise erdem.

Belki de asıl sorun şudur:
İnsanlar anlaşılmak istiyor, ama anlaşmaya pek gönüllü değil.

Oysa anlamak bir taraf tutmak değildir. Katılmak da değildir. Anlamak, sadece karşındakinin neden öyle düşündüğünü kavramaya çalışmaktır. Bu çaba yoksa geriye yalnızca bağırmak kalır. Ve bağırılan yerde ne düşünce yeşerir ne de demokrasi.

Anlamamak bir seçenektir.
Anlamaya çalışmak ise bir sorumluluk.

Toplumsal ve siyasal olgunluk, işte tam da bu sorumluluğu üstlenebilmekle başlar. Birbirimizi anlamak için çaba gösterdiğimizde ne kavga kalır ne kargaşa. Yerini erinç, huzur ve insanca bir gelecek alır.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Yeni Slow Radyo